BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

ustad_bsn.jpg

Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba'-ı Kur'andır
 

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ


Said Nursî, 1876'da Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen harikulade zeka ve hafıza sebebiyle önceleri Molla Said-i Meşhur diye tanındı. Daha sonra "Zamanın Harikası" anlamında "Bediüzzaman" ünvanıyla şöhret buldu.

Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili 90 kitabı ezberledi. Her gece bunlardan birini tekrar ediyordu. Bu tekrarlar O'nu, Kur'an ayetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur'an ayetinin bütün kâinatı ihata ettiğini gördü.

1900'lü yılların başında doğuda Medresetü-z Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam Üniversitesi kurmak fikriyle hilafet merkezi olan İstanbul'a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Doğrudan istediği şekilde bir üniversite kuramamakla birlikte memleketin her tarafında şubeleri bulunan yaygın bir medrese sistemi tesis etti.

1. Dünya Savaşı yıllarında doğu cephesinde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti. Savaş esnasında yaralanıp 2,5 yıl Rusya'da esir kaldı. 1917'deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Genelkurmay'ın kontenjanından Osmanlı'nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Dar-ül Hikmet-il İslamiyye'de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul'u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti. Anadolu'da başlatılan İstiklal mücadelesine destek verdi.

1925 yılında Van'da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, önce Burdur'a, ardından Isparta ve Barla'ya sürgüne gönderildi. Burada 8 yıl kaldı. Risale-i Nur isimli Kur'an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.

Sürgüne gönderildiği Kastamonu'da eserlerini yazmaya devam etti. 1943'te Denizli Mahkemesi'ne, 1948'de Afyon Mahkemesi'ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.

1950'de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde bulunduğu Emirdağ, Isparta ve civar yerlerde Nur Medreseleri tesis etti, talebeler yetiştirdi. Eserlerini matbaalarda bastırdı.

Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960'ta Hakk'ın rahmetine kavuştu.

 

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİNİN HAYATI

Bediüzzaman Said Nursi (1878-1960)



----------------------------------------------------------

Gençliği ve Tahsil Hayatı: I. Meşrutiyet Devri

1878 ;de Bitlis'in Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan Bediüzzaman, ilk eğitimini ağabeyi Molla Abdullah'tan aldı. Beş yıl süren tahsil hayatı boyunca, bir çok medresede kısa sürelerle bulunarak ders aldı. Sonunda, Doğu Beyazıt'ta bulunan Şeyh Mehmet Celali'nin medresesinde üç ay süren bir eğitim neticesinde, İcazet aldı.

O dönemin medrese alimleri arasında gelenek halinde olan ilmi münazaralarda elde ettiği başarılar ve mütalaa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi özellikleri sebebiyle, kendisine Bediüzzaman lakabı verildi.

1893 yılında Miran aşiret reisi Mustafa Paşa'yı yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için Cizre'ye giden ve burada bir müddet kalan Said Nursi, 1894'te Mardin'e geldi. Burada bir müddet kaldıktan sonra Bitlis'e gelen Bediüzzaman'a, Vali Ömer Paşa, Vilayet konağında bir oda tahsis etti. Bitlis'te geçirdiği iki yıllık süre zarfında Konağın büyük kütüphanesinden istifade eden Bediüzzaman, ilmi açıdan ulema ve nüfuzlu kimseler arasında hatırı sayılır bir şöhret kazandı.

İki senelik Bitlis hayatından sonra Said Nursi, Vali Hasan Paşan'nın daveti üzerine gittiği Van'da on yıl kadar kaldı. Konağın kendisine ayrılan bölümünde uzun süre kalarak çalışmalarına devam eden Bediüzzamanı'ın zihninde, eğitim esasları ve yönetim şekliyle Medreset'üz Zehra adını verdiği bir üniversite projesi teşekkül etmişti. Valinin konağında okuduğu gazetelerin birinde, İngiltere'nin Sömürgeler Bakanı Gladstone'un Avam Kamarasında, elinde bir Kur'an-ı Kerim ile kürsüye gelerek; Bu Kur'an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur'an-ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız; dediğini duymuş ve buna karşılık Kur'an-ın bu asra bakan manevi mucizesini insanlara ispat ederek gösterme kararını vermişti. Said Nursi, idealindeki üniversite düşüncesini hükümete iletmek maksadıyla, 1907 yılının başlarında İstanbul'a gitti. Hükümet, Üniversite ile ilgili dilekçeye ilgi göstermedi. Ancak İstanbul uleması, talebeleri, medrese hocaları ve siyasetçileri Bediüzamana olan ilgisinden rahatsız olunca, Bediüzzaman'ı önce Tımarhaneye daha sonra da hapishaneye gönderildi.

----------------------------------------------------------
II.Meşrutiyet Devri

Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyetin 3. gününde, Sultanahmet'te ve daha sonra Selanik Meydan'ın da tekrarladığı ve metnini birçok gazetenin yayınladığı ;Hürriyete Hitap adlı nutkunda, meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet'e aykırı olmadığını anlatıyordu. Yine Doğudaki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekerek meşrutiyetin ve anayasal sistemin İslâmiyet'e aykırı olmadığını anlatıyordu.

31 Mart 1909 ayaklanması esnasında Said Nursi, yayınladığı makaleler ve askerlere yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, olaya karıştığı iddia edilerek tutuklandı ve Divan-ı Harb-i Örfi'de, idam talebiyle yargılandı. Daha sonra; İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi adıyla neşredilen savunmasının ardından beraat etti.

Bediüzzaman 1910 yılı baharında Van'a döndü. Hakkari, Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa yörelerini dolaşarak, bölgedeki aşiretleri ziyaret etti. Onlara Meşrutiyet ve meşveretin İslami temellerini anlattığı bu seyahat notları, Münazarat adı altında yayınladı.

1911 yılı başlarında Şam'a gelen Said Nursi, alimlerin daveti üzerine Emeviye Camii'nde bir hutbe verdi. İslam dünyasının siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı hutbesi Hutbe-i Şamiye adı ile neşredildi.

Şam'dan İstanbul'a geçerek Sultan Reşad'ın Rumeli seyahatine Şark Vilayetlerini temsilen iştirak etti. Üsküp Üniversitesi'nin temel atma törenine katıldı. Balkan Savaşları yüzünden yapımı duran Üsküp Üniversitesi için ayrılan tahsisatın, Medreset-üz Zehra projesine aktarılmasını hükümete kabul ettirdikten sonra İstanbul'dan ayrılarak Van'a döndü. Medreset-üz Zehra'nın temeli 1913 yılının yaz aylarında Van Gölü kıyısındaki Artemit'te atıldı. Ancak bu defa da I. Dünya Savaşının başlaması bu projenin de ertelenmesine sebep oldu. Said Nursi de talebeleriyle birlikte Doğu Milis Teşkilatı'nı kurdu ve Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı. Bu savaş esnasında, İşarat-ül İcaz adındaki tefsirini telif etti. 1916'da Bitlis savunması sırasında bir çok talebesi şehid oldu, kendisi de yaralanarak Ruslara esir düştü ve Kosturma'da ki esir kampına götürüldü.

Şubat 1917'de başlayan Rus ihtilalinin sebep olduğu bu karışıklıktan istifade eden Said Nursi firar etti. Kosturma'dan Petersburg'a geçerek Varşova'ya gitti. Buradan da Viyana'ya geçti ve Alman makamları tarafından düzenlenen bir belgeyle de Sofya üzerinden İstanbul'a geldi.

Enver Paşa, İstanbul'da kurulma aşamasında olan Darül-ül Hikmet-il İslamiye'ye onun da aza olarak tayin edilmesini hükümete teklif etti. Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'nin teklifi ile de Sultan Vahidüddin tarafından kendisine İlmiye'de Mahreç payesi verildi.

 

 

13 Kasım 1918'de İstanbul'un Müttefik Kuvvetler tarafından işgal edilmesinden sonra İngiliz yanlısı kamuoyu ciddi kuvvet kazanmıştı. Bunun üzerine Bediüzzaman, ulema çevresinden de İngiliz propagandalarına destek verenlerin etkisini kırmak ve halkı uyarmak için Hutuvat-ı Sitte adlı eserini yayınladı. Bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington'ın emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep oldu. Anadolu'da başlayan İstiklal Savaşın'nın ve Kuva-yı Milliye'nin aleyhine çıkarılan Şeyhülislam fetvasına karşı bir de fetva yayınladı. Bediüzzaman, yazı ve makalelerinde de İstiklal Savaşını cihad, Kuva-yı Milliyecileri de ;mücahid ilan ederek Anadolu'da ki İstiklal mücadelesini destekledi.

Bediüzzaman'ın çalışmalarını ve mücadelesini yakından takip eden Mustafa Kemal ve arkadaşları, müteaddit defalar çektikleri telgraflarla Bediüzzamanı' ısrarla Ankara'ya davet ediyorlardı. Eski Van valisi Tahsin Bey gibi dostlarının da ısrarlı davetleri sonucu, 1922 yılının Kasım ayı ortalarında Ankara'ya gitti.

 

 

Büyük Millet Meclisi ve Şeflik Devri

----------------------------------------------------------

Bediüzzaman, 25 Kasım 1922'de BMM'nde düzenlenen resmi hoş geldin merasimiyle karşılandı. Said Nursi, II. Meşrutiyet döneminde Van'da temelini attığı fakat savaş yüzünden inşaatı başlatılamayan üniversitenin yeniden kurulması için mebuslara bir kanun teklifi hazırlattırdı. Bu teklif mecliste bulunan 200 milletvekilinden 163'ünün imzasıyla kanunlaştı. Mecliste bir beyanname yayınlayarak namazın önemini anlattı ve onları dinin emirlerine riayet etmeye davet etti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal bundan rahatsız oldu ve aralarında sert tartışmalar yaşandı. Bu olay, Bediüzzaman ve yeni rejimin kurucuları arasındaki görüş farklılıklarının ilk işaretleri idi.

Ankara'da ki çalışmaları sırasında yeni rejimin önde gelenlerinin bambaşka bir yolda olduğunu anlayan Bediüzzaman, Şark Vilayetleri Umumi Vaizliği ve mebusluk tekliflerini reddederek 1923 yılının Mayıs ayı başlarında Van'a gitti.

1925 yılında patlak veren Şeyh Said isyanına destek vermemesine ve hatta Onu isyandan vazgeçirmeye çalışmasına rağmen hükümet, Bediüzzaman'ı 1925 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur'a sürgüne gönderdi.

25 Ocak 1926'daIsparta'ya nakledilen Bediüzzaman, oradan da Isparta'nın daha ücra bir köyü olan Barla'ya nakledildi. Barla, bir iman inkılabına beşiklik ediyordu. Risale-i Nur Külliyatının büyük bir kısmı burada neşredildi.

Said Nursi'nin Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Onun 1934 yılının yaz aylarında Isparta'nın merkezine getirilmesini istedi. Bediüzzaman, burada da iman hizmetinden geri durmadı. Polis 20 Nisan 1935 de Said Nursi'nin oturduğu evde arama yaptı ve onun bütün kitaplarına el koydu. Bediüzzaman'ı da emniyete götürerek sorgulayan polis suç unsuru herhangi bir şeye rastlamayınca serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlara bindirilerek Eskişehir hapishanesine gönderildi.

Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava müddetince tutuklu kaldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'a mecburi ikamet on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verildi.

Eskişehir Cezaevi'nden tahliye edilen Bediüzzaman Said Nursi serbest bırakılmayarak, polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya gönderildi. Kastamonu'da da Bediüzzaman'ın etrafını yeni talebeleri almaya başlamıştı.

Said Nursi, 20 Eylül 1943'de Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklandı. Ağır hasta olmasına rağmen 3 Ekim 1943 tarihinde Isparta'ya gönderildi. Askeri konvoyla Çankırı üzerinden Ankara'ya oradan da trenle Isparta'ya getirildi.

Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi kararının alınmasıyla 25 Ekim 1943'te Denizliye sevk edildi. Denizli hapsi yine tecrit altında başladı. Çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un telifine devam etti. 15 Haziran 1944 günü Mahkemenin verdiği berat ve tahliye kararına rağmen CHP hükümeti Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretti.

 

 

Emirdağ'a gelen Bediüzzaman hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirildi. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve tarassuda tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bediüzzaman'a Denizli hapishanesini bile aratıyordu. Hukuki ve kanuni yollardan Bediüzzaman'ı alt edemeyen muhalifleri onu zehirleyerek imha etmek istiyordu. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ'da gerçekleşmişti.

Bu zulümler ve olumsuzluklar yaşanırken Risale-i Nurların telifi devam ediyor ve sıkıntıları hafifletecek sevindirici gelişmeler oluyordu. Yargıtay Birinci Ceza dairesi, 30 Aralık 1944 tarihinde verdiği kararla Savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'nin beraat kararını onayladı. Diğer bir gelişme ise artık Risale-i Nurların teksir makinesi ile çoğaltılması imkanının doğması idi.

Her geçen gün Risale-i Nurların yaygılaşarak muhtaçlara ulaşması Hükümeti yine rahatsız etmeye başlamıştı. 17 Ocak 1948 günü Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishasine gönderildiler. Bütün ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman yazmaya devam ediyor, Ondördüncü ve Onbeşinci Şuaları burada yazarak Risale-i Nurların telifini tamamlıyordu.

 

 

Ve nihayet mahkeme, 6 Aralık 1948 tarihinde Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezasına hükmetti. Karar temyiz edildi ve Yargıtay, kararı Bediüzzaman'ın lehine bozdu. Yargıtay'ın bozma kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağladı. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, 20 Eylül 1949'da serbest bırakıldı. Ancak Ankara'dan gelen emirle Afyon'da mecburi iskana tabi tutuldu ve nihayet 28 Aralık 1949 tarihinde Emirdağ'a dönebildi.

----------------------------------------------------------

Demokrat Parti Devri

Bediüzzaman, 14 Mayıs 1950d'e başlayan Demokrat Parti devrini 23 Ağustos 1953'e kadar kaldığı Emirdağ'da karşılamıştı. Demokrat Parti iktidarının getirdiği ferahlığa rağmen, CHP'li bürokrasi Bediüzzaman'la uğraşmaya devam ediyordu. 1951 yılında Emirdağ'da şapka meselesinden Bediüzzaman'a bir dava açılmış ve ifadesi alınmıştı. Bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı hakkında bir dava daha açılmıştı. Bediüzzaman bu davanın duruşmasına katılmak için 22 Ocak 1952 tarihinde İstanbul'a gitti. 5 Mart 1952'de yapılan son duruşmada mahkeme heyeti, men-i muhakeme kararı vererek davayı sonuca bağladı. Bir süre için Emirdağ'a giden Bediüzzaman, 1953 yılının bahar mevsiminde tekrar İstanbul'a döndü.

 

 

İstanbul'da yaklaşık üç ay kadar kalan Bediüzzaman, 1953 yılının ortalarında Emirdağ'a oradan da 23 Ağustos 1953'te Isparta'ya geldi. Isparta'da açılan bir davanın daha sorgu hakimliğinde iken reddedilmesi ile artık onun hayatında mahkemeler devri kapanmıştı. Bu arada Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı talebeleri tarafından kaleme alınmış ve bizzat kendisi tarafından kontrol edildikten sonra gerekli düzeltmeler yapılarak Risale-i Nur Külliyatı'na dahil edilmişti.

2 Aralık 1959'da Ankara'ya yaptığı ziyaret artık Bediüzzaman'ın veda seyahatlerinin başladığını gösteriyordu.

Ankara'da bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra 3 Aralık 1959 günü Ankara'dan Emirdağ'a, oradan da Isparta'ya gitti. Ancak, on beş gün sonra tekrar Emirdağ'a döndü. Konya'da ki talebelerinin daveti üzerine 19 Aralık 1959 günü Emirdağ'dan ayrılarak Konya'ya gitti. Burada talebeleriyle görüştü ve Mevlana'nın türbesini ziyaret etti. Aynı gün Isparta'ya gitmek üzere Konya'dan ayrıldı.

Talebelerinin daveti üzerine 31 Aralık 1959 günü Ankara'ya geldi. Burada bir gece kaldı ve ertesi gün İstanbul'a hareket etti. İstanbul'da da bir gece kalarak talebeleriyle görüşüp vedalaştı ve 3 Ocak 1960 gününün akşamında Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldı. Vasiyetnamem Hükmündedir dediği son dersini Ankara'da yaptı.

6 Ocak 1960 günü saat 10.30 sularında Konya'ya gitmek üzere hareket etti. Konya'da kardeşi Abdülmecit'i ve Mevlana;nın türbesini ziyaret ettikten sonra Emirdağ'a, dört gün sonra da Ankara'ya gitmek için yola çıktı. Ancak bu kez Said Nursi'nin şehir merkezine girişi polis tarafından engellenmişti.

Ankara'ya girmesi engellenen Said Nursi, Emirdağ'a geri döndü. Buradaki bir haftalık ikametinden sonra 20 Ocak günü Isparta'ya gitti ve bir buçuk ay da burada kaldı. Ramazan ayı geldiğinde Bediüzzaman ağır hastaydı. Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösteriyordu. Said Nursi yanındaki talebelerine Urfa'ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve 83 yaşındaki Bediüzzaman ağır hasta haliyle arabanın arka koltuğunda yola çıktı. 20 Mart'ta yağmurlu bir havada başlayan bu yolculuk onun son yolculuğuydu.

21 Mart günü Urfa'ya ulaşıldığında talebeleri kendisine Halilürrahman Dergahı'nı göstermek istediler. Ama o yürüyemeyecek kadar ağır rahatsızdı. Onu şehrin en iyi oteli olan İpek Palas Oteli'ne yerleştirdiler. Bu arada otele gelen polisler, İçişleri Bakanı'nın emriyle derhal Isparta'ya geri dönmeleri gerektiğini tebliğ ettiler. Bunu duyan halk otelin önüne toplandı. Polis, Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin ısrarla Urfa'dan ayrılmalarını istiyor ve Ankara'nın emrini hatırlatıyordu. Bu baskı sürerken Bediüzzaman 23 mart 1960 günü, 27 numaralı odada sabaha karşı vefat etti. Hayatı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara maruz kalmasına rağmen hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak 6000 sayfalık Risale-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur Talebesini bırakmıştı. Bediüzzaman'ın naaşı Halilürrahman Dergahı'nda kendisine ayrılan türbeye defnedildi.

Bediüzzaman'ın vefatından iki ay sonra 27 Mayıs 1960'da bir hükümet darbesi oldu. Kurulan Milli Birlik Komitesi hükümeti, ilk iş olarak geniş çaplı tevkifler başlatarak Demokrat Partinin ileri gelenlerini Yassıada hapishanesine topladıktan sonra, Bediüzzaman'ın kabrinin nakledilmesine karar verdi. Kanuni prosedürü de ihmal etmeyen ihtilal komitesi Bediüzzaman'ın Konya'da yaşayan kardeşi Abdülmecit Nursi'den bir nakil dilekçesi alarak 12 Temmuz 1960 gecesi Urfa'daki mezarını kırdırdı. Bediüzzaman'ın naaşı askeri bir uçağa konularak Afyon askeri havaalanında indirildi ve yerini Abdülmecit Nursi'nin de bilmediği bir mezara defnedildi. Hayatında iken O'nun varlığını istemeyenler, vefatından sonra da rahat bırakmamışlardı.Yeri cenneti Ala Cenab-ı Hak bizleride ona komşu yapsın. İnşaallah......
 

 

Risale-i Nuru daha iyi anlamanın, biri teknik, diğeri manevi olmak üzere 2 yolu vardır.

BİRİNCİ KISIM:

1-     Lügat Bilgisi :

Risaleleri okurken hiç bir kelimeyi anlamadan geçmemek.
Bir çoklarının Risale-i Nur için “okudum anlamadım, dili çok ağır ” dediklerini görüyoruz. Dilinin ağırlığının Risale-i Nurun anlaşılmasını güçleştirdiği doğrudur. Çünki Risale-i Nur bundan seksen sene öncesinin diliyle yazılmıştır. Risale-i Nur yazıldığı yıllarda anlaşılıyor ve bu cihette bir güçlükte hissedilmiyordu. Zaten müellif sözler kitabının başında “avam lisanıyla” yani halk lisanıyla, yazıldığını ifade eder. Aradan geçen seksen sene içerisinde, dilde yapılan muazzam tahribatın neticesinde bu eserler nisbeten anlaşılmaz bir hale gelmiştir. Fakat bu hal yalnızca Risale-i Nurun değil, bundan yüz sene önce yazılmış bütün kitapların bir kaderidir.
Dil alanında yapılan tahribatlar neticesinde, bizler kendi tarih ve kültüründen koparılmış bir millet haline getirildik. Maalesef bu bir vakıadır.
Böyle bir durumda, Risale-i Nurları öğrenmek isteyen kimseler olarak bize düşen vazife nedir?. Ya Risaleleri anlamak için sadeleştireceğiz, ki bu hal eserin orijinaliğini bozacağından ve bir çok manaların da değişmesini ve yokolmasını netice vereceğinden pek isabetli bir yol değildir. Veyahutta biz risalelerde geçen ve bizim kültürümüzün, bizim tarihimizin bir yadigarı olan o kelimeleri öğreneceğiz.
Bir çok insanın hem para hemde vakit harcayarak yabancı dil öğrenmesini yadırgamayan, hatta tasvib ve teşvik edenlerin, dünya ve ahiret saadetleri için risalelerde geçen kelimelerin öğrenilmesini yadırgamamaları gerekir.

2-     Risalei Nura muhatap olmak :

Risalei Nuru ilk önce - başkaları için değil - kendi nefsimiz için okumak.

3-     Gayeli okuma :

Risale-i nurun gayesini ve hedeflerini, kendimiz için gaye ve hedef kabul etmek. ( bu bahsi müstakil olarak ele alacağız)

4-     Kısımlara Ayırmak :

Şu rakamı ezberleyebilirmisiniz : 107114531571.
Birde şunu deneyin : 1071, 1453, 1571.
Birinci şıktaki rakamları ezberlemekte zorlanır, belkide ezberleyemeyiz. Fakat ikinci kısımdakileri çok kolay bir şekilde ezber edebiliriz.
Fark ettiyseniz yukardaki rakamlarla, aşağıdakiler aynı. Fakat birincisi kısımlara ayrılmadığı için zihinde tutmak zor. İkincisi kısımlara ayrılmış olduğu için ezber etmek kolay.
Zihnimizin rakamlar hakkındaki fonksiyonu, metinlerde de caridir. Yani uzun metinleri anlamak ve akılda tutmak zor olurken, kısımlara ayrılmış metinleri anlamak ve akılda tutmak kolay olmaktadır. Aynı zamanda bu yöntemle kısımlar arasındaki bağlantı ve metnin bütünlüğü de daha iyi anlaşılmaktadır.
Eğitimciler bir metni en güzel şekilde anlayabilmenin onu  (bütün - parça - bütün)  metoduna göre okumakla olabileceğini söylemektedirler. Risale-i Nuru ve Risale-i Nur  eczalarını kolay bir şekilde anlamak içinde bizim yapacağımız şey bu usule göre okumak olmalıdır. Bu usule göre okumak, risalelerin, daha kolay anlaşılmasına vesile olur.

 

5-     Risale-i Nur Eczalarını kısımlara ayırırken bazı noktalara dikkat etmek :

Risale-i Nur Eczalarını kısımlara ayırırken bazı noktalara dikkat etmek gerekir. Şöyle ki:
Risale-i Nur eczaları ( Hüküm - Misal - Hakikat - Hisse ) olmak üzere 4 kısma ayrılır. Umumiyetle metnin ilk cümlelerinde bir HÜKÜM ortaya konulur. MİSALlerle bu hüküm tavzih edilir, anlaşılır bir hale getirilir. Daha sonra HAKİKAT bu misaller üzerine bina edilerek ispat edilir. En son olarak anlatılan mevzudan bizim çıkarmamız gereken ders, HİSSE ortaya konulur. ( Küçük sözleri karşılaştırınız)
Bu dört kısım bazı yerlerde açık bazı yerlerde ise zımni olarak mevcuttur. Dikkatli bir bakışla bunu fark etmek mümkündür. Mesela küçük sözlerde bu çok açık olarak görünür. Pencereler risalesi, 33 penceredir ve mevzu tevhiddir. Her pencerenin başında zimni olarak “Allah vardır” hükmü mevcuttur. Mukaddimede bu zikredildiği için diğer yerlere luzum görülmemiştir.

6-     Kısımlara ayırın ve numaralandırın :

Mevzuları her zaman –ama mutlaka- kısımlara ayırın. Bazı yerlerde bu taksimatı yaparken metni numaralandırın.
Mesela 6. pencere 12 maddedir ve müellif her bir maddenin başında “nasılki” “öylede” ifadeleriyle buna işaret eder. ( 6. pencereyi ilkönce numaralandırmadan sonrada numaralandırarak okuyun.)
Ayet-el kübranın “cevvissema”dan bahseden kısmı 4 maddedir ve buna “sonra” kelimeleriyle işaret edilir.
Reşhaların sonunda kuranın tekraratı 5 maddede zikredilir ve “hem” kelimesiyle buna işaret edilir. (hem’ler ekseriyetle paragraf başlarıdır)
Misalleri çoğaltmamız mümkündür. Başta da dediğimiz gibi metni kolayca anlamanın şartı metni kısımlara ayırmaktır. Aksi halde metni anlayamayız veya az anlarız.

 

7-     Anahtar Kelimelere Dikkat Etmek :

Dikkat edilecek başka bir hususda, Risalelerde çokça geçen anahtar niteliğindeki kelimelerdir. Bu kelimelere dikkat etmekte mevzuun daha iyi anlaşılmasına yardım eder. Bu kelimeler: Şöyleki,  Nasılki,  Mesela, Ezcümle, Öylede, ( veya aynen öylede ) Evet, Hem, Madem-Elbette, İşte, Demek, Elhasıl kelimeleridir..
1.      ŞÖYLEKİ : Kendisinden önceki mübhem, kapalı bir cümlenin açıklanacağına işarettir.
2.      NASILKİ - MESELA : Bu iki kelimeden sonra daima misal gelir.
3.      EZCÜMLE : Anlatılan mevzuya dair bir kaç misalin anlatılacağını ifade eder.
4.      AYNEN ÖYLEDE  : Misallerden hemen sonra gelen bu kelime, hakikate geçileceğine işaret eder.
5.      EVET : Bir iddiadan sonra, bu iddianin izah veya ispat edileceğine işarettir.
6.      HEM : Hemler ekseriyetle paragraf başı veya madde başlarıdır.
7.      Madem – ELBETTE : Her hangi bir şey ispat edileceği zaman mademlerle deliller ( öncüller ) ortaya konulur. Elbette kelimesinden sonra iddia ispat edilir. (netice )
8.      İŞTE : Bazen misal ve hakikat arasında, bazen de neticenin beyan edileceği zaman kullanılır.
9.      DEMEK – ELHASIL : İkisi de neticeyi gösterirler.

 

8-     Fihrist ve Şemalar :

Herhangi bir şeyi anlamak, idrak edebilmek ancak onu ihata etmekle mümkündür. İhata edilemeyen bir şey anlaşılmaz, veya anlaşılsa da nakıs ve cüz’i olur. Büyük, uzun risaleler çokları tarafından ihata  edilemediği için anlaşılmaz olarak nitelendiriliyor, veyahut bu risaleleri okuyanlar onun bütününden değil, ancak bir kısmından istifade edebiliyorlar. Bu tarz risaleleri ihata edebilmek, ancak bu risalelerin fihristelerini veya  şemalarını çıkarmakla olur. Ayrıca risalelerde geçen bazı uzun karışık gibi görünen mevzularında tablolarını yapmak gerekir. Haritalar sayesinde ihata edemediğimiz büyük kara parçalarını, devletleri tanıyabiliriz. Fihrist ve şemalarda, bizim ihata edemediğimiz risaleleri, ihata etmemize, kavramamıza vesile olur. (Bu çalışmamızda yer yer buna misaller verilmiştir.)
 

9-     Bazı nükteler:

İhlas risalesinin başında ihlasın 9 hassasından bahsedilir. Dikkat edilirse ihlas risaleside 9 maddedir. 4 ihlasın dusturu, 2 ihlası kazanma yolları, 3 de ihlası kıran şeyler.
İktisad risalesi 7 nüktedir. Birinci nüktede iktisadın 7 özelliğinden bahsedilir.
25. Söz kuranın 40 vecihle mucize oluşundan bahseder. Baş tarafta ise kuranın tarifi vardır. Bu tarife dikkat edilirse onun da 40 madde olduğu görülür.
30. Lem’ada İsmi Hay’dan bahsedilir ve baş tarafta İsmi Hayyın 29 hassasından bahsedilir. Gavsı A’zamın ismi A’zamı olan (يا حي ) lafzının ebcedi değeride 29 dur.
Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Bu tarz ince işaretler risalelerde kesretle mevcuttur.
Aşağıdaki ibarede ise başka bir nükte vardır: 
Unsuru Akide’de üstad, felsefe ve israiliyattan bahseder ve mevzuyu şöyle bağlar:
 “Demek muhakkak oldu ki, âyâtın delâil-i i'câzının miftahı ve esrar-ı belâgatın keşşafı, yalnız belâgat-ı Arabiyenin madenindendir. Yoksa, felsefe-i Yunaniyenin destgâhından değildir.” (Muhakemat. “Unsuru Akide”nin son kısımları)
Burada belagatı Arabiyyenin ehemmiyeti vurgulanır ve kuranın mucizevi sırlarının ancak bu şekilde anlaşılacağı belirtilir. Yalnız dikkat edilirse üstad bu ibarelerde arab edebiyatının, belagatin şaheserleri niteliğinde olan kitaplarada işaret eder. Şöyle ki, Delaili i’caz ve Esrarı Belaga, Abdulkahir El-Cürcani’nin eserleridir. Miftah, Sekkaki’nin, Keşşaf ise Zemahşerinin eseridir.
Münazaratta da buna benzer yerler var.

10-Mütalaa, Müzakere, Münazara :

Belli günlerde beş on arkadaş biraraya gelerek bir risaleyi beraber mütalaa etmek yetişmek öğrenmek için en mühim esasdır. Bu çalışma esnasında herkesin elinde aynı risale olmalıdır.
Başkalarıyla beraber mütalaa sizin ilim öğrenme şevkinizi artırır. Aynı zamanda bilmediklerinizi öğrenmenize veya bildiklerinizi paylaşmaya sebebdir. Yalnız başınıza mütalaa ettiğiniz zaman bazı şeyleri yanlış, eksik veya çok güzel anlamış olabilirsiniz. Başkalarıyla beraber mütalaa ettiğiniz zaman bu yanlış ve eksiklerinizi görür aynı zamanda sizin bulduğunuz güzel bir nüktede başkalarına faydalı olur.
Üstadın “ihlas” risalesinde tesanüdden bahsederken söyledikleri, aynı zamanda beraber yapılan mütalaalar içinde geçerlidir. Şöyle der üstad :
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (21. lemadan)
Müzakerelerin ehemmiyeti hakkında İbni Haldun mukaddimesinde şunları söyler :
İlimlerde meleke sahibi olmak için en kolay usul müzakereler ve ilmi münakaşalardır. Meleke tahsilinde en faydalı usül talebenin birbiriyle derslerini ve ilmi konuları çok ve derin olarak müzakere etmesi ve münazaralarda bulunmasıdır. Batı Afrika’da talebe ezberciliğe fazla önem vermekte ve ezberciliğin düşkünüdür. Bu ezberciliğin bir sonucu olarak, tahsil etmek maksadıyla çok vakit ve ömür sarfedildiği halde, talebe ilim meclislerinde ilmi münakaşalar sırasında söz söylemekten acizdir. Tahsillerini ikmal etmiş görünenlerin dahi ilimde meleke hasıl etmemiş oldukları anlaşılmaktadır. (…) . bunlar ilimde meleke sahibi olmak yolunun kitapta yazılanları ezberlemek sanırlar. Yukarda anlattığımız gibi bunlar melekenin ilmi münakaşalar ve münazaralarla konuları ve meseleleri zihinde yerleştirmek suretiyle kesbedileceğini unuturlar. Batı Afrikada talebenin medreselerde ilim tahsil etme müddeti resmen 16 yıl olduğu halde Tunus’ta 5 yıl olması da bunu gösterir. ( Mukaddime: c.2.s.446-447)
İbni Haldunun dediği gibi münazara talebelerinin şevkini artırır, ilmi meselelere karşı dikkat, ciddiyet ve merakı tahrik eder. Fakat münazaraların tehlikeleride yok değil. Bazen münazaralarda işin içine hissiyat ve nefs girerek mevzu ilmi bir meselenin anlaşılması iken sen ben kavgasına dönüşebilmektedir. Bizler münakaşa, münazara değil müzakere ve müdavele-i efkar tarzında meseleleri ele almamız gerekir.
Kardeşlerle aramızda münazaralar olduğu takdirdede insafı elden bırakmamak, hissi ve nefsani olmamak gerektir. Enaniyet ve nefsi emmareye itimad edilmez. Bazen tartışmalar kalp kırmağa uhuvvet ve muhabbetin yok olmasına sebeb olduğu için ayet ve hadislercede yasaklanmıştır.
Bu hususta üstad şöyle der :
Mesail-i imaniyenin münakaşa suretinde bahsi caiz değildir. (…)Bu çeşit mesaili münakaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû'-i telakkiye sebeb olmadan müzakeresi caiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muarızın elinde zahir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünki bilmediği şey'i öğrendi. Eğer kendi elinde zahir olsa, fazla birşey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var. (mektubat)
Bu marazın çare-i yegânesi: Nefsini ittiham etmek ve nefsine değil, daima karşısındaki meslekdaşına tarafdar olmak. Fenn-i Âdâb ve İlm-i Münazara'nın üleması mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: "Eğer bir mes'elenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünki haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes'eleyi öğrenip, menfaatdar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, tarafdar çıkar, memnun olur.
            İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarîkat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihaz etseler, ihlası kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu feci' sukut ve musibet-i hazıradan rahmet-i İlahiye ile kurtulurlar.
20. lemadan

 

11-Soru cevap usulü :

İslambola geldim gördüm ki sair şuubata nispeten medaris terakki etmemiştir. Bunun da sebebi kitaba nazarla istinbatı mesele etmek olan istidadı, meleke-i ilim yerinde ikame olunmuş... Ve talebelerde ademi münazara ve sual ve cevap sebebiyle şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hali intaç etmiş... Bunun da ya bir himmeti ali veya bir tevağğulu tam veya müsabakayı muntiç olan sual ve cevap gibi bir şevki kasri ve harici lazımdır. (Asarı Bediiyye.s:326)  
Dikkat edilirse üstadda İbni Haldunun bahsettiği aynı şeylerden bahsediyor. Eğitimde motivasyonun (teşvikin) ehemmiyeti büyüktür. Eğitim zevkli, eğlenceli bir hale getirilirse öğrenen şahsiyetlerin daha iyi, daha çabuk öğrendiği görülür. Müzakere ve münazara gibi  soru cevap usulünün de insanları şevklendiren bir özelliği vardır. Bir metni mütalaa ettikten sonra,  o mevzu hakkında mütalaanın hemen arkasından veya daha sonraları yapılacak soru cevap usulü hem şahısları teşvik eden, hemde mevzunun anlaşılıp anlaşılmadığını ortaya çıkaran bir yöntemdir. Eğitimde ölçme ve değerlendirmenin ehemmiyeti büyüktür ve bu ancak soru cevap usulü ile olur.
Soru cevap risalelerden çıkarılan çeşitli meselelerden adeta bir genel malumat tarzında olabilir. Veya daha önce değindiğimiz gibi bir metni mütalaadan sonrada olabilir.
Bir metni incelerken şu mevzular üzerinde durunuz :
a)      Konunun anafikri ne? Hangi mesaj verilmek isteniyor? Bunu anlamaya çalışınız.
b)      Bilemediğimiz kelimelerin manalarını öğreniniz.
c)      Metinle ilgili sorular çıkarınız ve kendi aranızda imtihanlar yapınız.

 

12-Anlatım.

Çinliler şöyle demiş “sana bir balık ziyafeti çeksem, yarın senin karnın yine acıkır. Ben sana balık tutmasını öğreteyim, karnın acıktığında balık tutup yersin.”
Risale-i Nur eğitiminde de bir kısım insanlar balık tutup ziyafet çekiyor, bir kısımda balığı afiyetle yiyor. Fakat çoğunluğun balık yiyenler olduğu da bir gerçek. Uzun yıllar risaleleri tanıdığı halde, hala balık yemekden başka bir şey bilmeyenler maalesef bir hayli fazla. Aslında herkesin balık yiyen değilde balık tutan olmaya çalışması gerekir. Olması gereken, ideal olan budur. Fakat bunun pratiğe aktarılması da gerçekten zor.
İnsanların ekseriyetinin hizmeti imaniyye ve kuraniyyede aktif olmayışının bir çok sebepleri vardır. Bunların bir kısmının haklılık payı elbette vardır. Ama çoklarının pasif olmasının temelinde onların tembelliklerinden başka bir şey yoktur. Elbette her insanın durumu bir değildir. Fakat biz elden geldiği kadar eğitime aktif olarak katılanların sayısını artırmamız gerekir. Kabiliyetli olanları açmaya çalışmadığımız takdirde onlarıda pasifliğe iteriz. Eğitimde pasiflik ise verimi düşürür. İstifadeyi azaltır.
      İşte anlatım metodu eğitime katılanların aktif hale gelmesinin en mühim bir sebebidir. Fakat bu metod (eğitimin her alanında olduğu gibi) kolaydan zora, azdan çoğa doğru bir seyr takip etmelidir. Aksi halde bunu uygulamak ve devam ettirebilmek zor olur. Başlangıçta üç kişiye kısa birer konu verilir. Çalışmaları için belli bir süre tanınır. Daha sonra biraraya gelindiğinde, sırayla herkesin konusunu beş dakika da anlatmaları istenir. Anlatmada ifrat ve tefrite kaçmamakta bir esas olmalıdır. Anlatmanın sonunda bir değerlendirme (anlatanları kırmadan, rencide etmeden) yapılmalıdır. Böylelikle eksikler ve güzellikler tezahür eder.
      Bu anlatım başlangıçta beş dakika olursa kolay olduğu için tatbik edilebilir. Daha sonra bu süre on, onbeşe de çıkarılabilir. Şahıslar olarak da başlangıçta kabiliyetli birkaç kişi bunu yapar ve tutturulabilirse, bu hal diğerlerinide kamçılar, onlarda bu tarz çalışmaya aktif olarak katılmak isterler. Başlangıçta bazı hatalar olabilirsede onların cesaretlerinide kırmamak gerekir.
      İsti’datlar, tecrübeyle inkişaf eder. Anlatım metodu talebelerin hitabet kabiliyyetini geliştirir ve isti’dadlarını inkişaf ettirir. (Mal vermekle azalır, ilim vermekle çoğalır.). Kullanılmayan bilgiler ise çok çabuk unutulur.
Aynı zamanda anlatılan mevzu hem anlaşılır, hemde akılda daha çok kalır. Aynı zamanda bu öğrenmeyi zevkli bir hale getirir.

13-Ev dersi.

Ayeti kerimede “Ey iman edenler! Nefsinizi ve ailenizi yakacağı insanlarla taşlar olan bir ateşten koruyun” (Tahrim : 6) buyrulmuştur. İslam alimleride bu “koruma”nın “kişinin İslamı öğrenmesi, yaşaması ve aile efradına öğretip, onlarında yaşamasına vesile olmasıdır” diye izah ediyorlar.  Bu hususta peygamberimiz (asv) da “hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz” buyurmuştur. Bu ayet ve hadistende anlaşıldığı gibi, her anne, her baba kendi çocuğuna dinini öğretmekle mükelleftir.
Günümüzde islami şuura sahip bir kısım anne ve babalar bile bu mevzuda ihmalkar olabiliyor veya işi başkalarına havale edebiliyorlar. Tabii bunun yanında ifrat ederek baskıcı zora dayalı bir üslupla çoluk ve çocuğunu dinden imandan nefret edecek bir hale getirenlerde yok değil. Müslüman olarak biz ailemize İslami bir eğitimi vermekle mükellefiz. Başta bunu başkalarına havale edilemeyecek kadar önemli bir vazife telakki etmeliyiz. Fakat bu vazifeyi tatbik ederken önce yaşayarak, ikincisinde ise ikna ederek ve sevdirerek yapmamız gerekir.
Her anne her baba evinde bir ders faaliyeti başlatabilir. Mesela evde haftada birde olsa bu yapılabilir. 
Üstad “Hanımlar Rehberi” adlı kitabında şöyle der:
 Risale-i Nur onlara der ki: Haneniz bir küçük Medrese-i Nuriye, bir mekteb-i irfan olsun ki; bu sünnet tam yerine gelsin. Sünnet-i seniyenin meyvesi olan çocuklar âhirette size şefaatçı olsunlar. Dünyada da iman dersini alıp size hakikî evlâd olsunlar. Yoksa bu otuz senede kısmen olduğu gibi, o çocuklara yalnız terbiye-i medeniye verilse, bir cihette o çocuklar dünyada faidesiz ve âhirette davacı olarak "Ne için imanımı kurtarmadınız?" diyeceklerinden peder ve vâlidelerini mahzun etmek, sünnet-i seniyenin hikmetine münafî olur.

14-Üç Çeşit Okuma:

Risale-i Nur üç şekilde okunabilir (okunmalıdır).
Birincide anlaşılsada anlaşılmasada sırf okumuş olmak için okuma. Bu tarz okuma faideden halideğildir. Günde 10 sahife okuyan şahıs senede 3650 sahife okumuş olacaktır. 5 sahife okuyan 1825 sahife okumuş olacaktır ki hiçte az değil. Bu tarz okuma risale mevzularının tazeliğini zihinde daima korumasına yardımcı olur. Veya unuttuğumuz şeyleri hatırlamaya vesile olur.
            İkinci okuma tarzı da, mevzu araştırması şeklindedir. Mesela “Risale-i Nurda nefis terbiyesi” nasıldır. Tevhid, risalet ilh. Her bir mevzu bir araştırma mevzuu (tez) olarak ele alınarak bu mevzuun derli toplu bir hale getirilmesine çalışılabilir. Bu tür çalışmalar kafamızdaki mevzuların dağınıklıkdan kurtulmasına vesile olur.
            Üçüncü tarz okuma ise, bazı imani risaleleri vird edinme şeklinde okumaktır. “Ayet El-Kübra” “Haşr” “Münacat” gibi imani risaleler, ehli tarikatın yaptığı gibi vird edilerek okunduğu takdirde çok büyük feyzlere ve imanın inkişafına vesiledir.
Ehli tarikat zikrin 3 mertebe olduğunu söyler. Onlara göre birinci mertebede mürid “diliyle” zikreder. Bu esnada zihin başka yerlerdedir. Fakat bu zikre devam ede ede neticede “dil” ve “kalp” birleşir. Dil “Allah” derken kalpte dağınıklıktan kurtulmuş bir halde dile refakat ederek o da “Allah” der. Bu zikre devam neticesinde ise artık “zikr” kalbe yerleşir. Zaten zikirden gayede bu hale erebilmektir. Bu merhalede “dil” sussa bile, kalp devamlı zikr üzeredir. Dünyevi haller onu zikirden alıkoymaz. Nakşibendi tarikatında “halvet der encümen” “kalabalığın içinde Allahla beraber olma” esasıda bu zikre işaret eder. Nur suresindeki “Öyle erler (ki) mallar ve alış veriş onları Allahı zikirden alıkoymaz” ayetini bu hale delil olarak zikrederler.
Risale-i Nurun imani bahislerinide vird ederek okumak, bize daha çabuk ve daha geniş iman halini telkin eder. Birinci derecede belki okurken “gözlerimiz” okur, zihnimiz başka yerlerde olur. Fakat bu okumayı hergün (veya gün aşırı) devam ettirirsek, neticede zihnimiz toparlanır, gözümüz, aklımız ve kalbimizle okumaya başlarız. Buna da devam ede ede neticede artık öyle bir hale gelirizki, okuduğumuz şeyler bir metin, bir kitap olmaktan çıkar zihnimizin bir hali olur. Risalelerin anlattığı şeyleri zevkeder, onları aklen değil vicdanen hissederiz. Okuduğumuz şeyler üstadın anlattığı şeyler değil, artık bizim kendi hissiyatımız, kendi düşüncelerimiz olur.
Hülasa bu tarz okumanın fevaidi ve mertebeleri pek çoktur.

15-Yaylalarda Kalmamak:

Bu maddede bahsedeceğimiz mevzu risaleleri yeni okumuşlar için değil. Risaleleri uzun bir müddet okumuş ve onun ne olduğunu ve ne olmadığını anlamış kimselerle ilgilidir.  Şöyleki;
Eğitimciler ve psikologlar öğrenim esnasında öğrenim görenlerin belli bir öğrenim devresinden sonra bir duraklama dönemine girdiklerini, fakat bunun geçici olduğunu, yine bir müddet sonra öğrenim görenlerin tekrar öğrenimde mesafe katetmeye başladıklarını  söylerler.  Psikologlar bu duraklama dönemini “yayla” olarak isimlendirirler.
Risale-i nur öğreniminde de adeta böyle “yayla” tabir edebileceğimiz hallere rastlıyoruz. Bazen bazı kimseler belli bir zaman risaleleri okuduktan sonra, artık “ben biliyorum, bilmediğim şey kalmadı, bundan sonraki okuyuşum luzumsuz ve gereksiz” gibi bir duyguya kapılırlar ve risalelerle iştigali bırakırlar. Hatta meşgul oldukları zaman bir bıkkınlık haline bile düçar olurlar. Bazıları bu dönemden sonra inişe de geçebilirler. Devam edenler ise büyük bir hazine kazanırlar.
Vazgeçenleri aldatan Risale-i Nuru yalnızca akla hitap eden, basit diğer kitaplar gibi zannetmeleridir. Halbuki Risale-i Nur insanın yalnızca aklına değil, ruhunun bütün latifelerine hitap eden fevkalade bir tefsirdir. Onu bir iki kere okumakla insan elbette çok istifade eder, fakat inceliklerini, sırlarını bir kere okumakla da kavrayamaz. Ondan istifade etmenin şartı ona mahrem olmakla mümkündür. İffetli hanımlar kendilerini namahremden nasıl gizliyorlarsa, risalelerde kendilerini namahreme vermez, mahrem olmanızı isterler. Ona mahrem olmakta ciddiyet ve sabırla, onu mütalaa etmek ve vazgeçmemekle olur.
Aşağıya risalelerde bu mevzuyla ilgili bazı yerleri alıyoruz.
Sure-i İhlas'ı arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki: Bendeki manevî duyguların bir kısmı birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mana tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, manevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkeza... Git gide o tekrarda yalnız bir kısım letaif kalır ki; pek geç usanıyor, devam eder, daha manaya ve tedkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi, ona zarar vermiyor. Lafız ve lafz-ı müşebbi' olduğu bir meal-i icmalî ile ve isim ve alem bulundukları mana-yı örfî, onlara kâfi geliyor. Eğer manayı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden latifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cild hükmündeki lafızları onlara kâfi geliyor ve mana vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lafızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-ü İlahî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır.
26. mektup. 4. mebhasın 8. meselesi.

Risale-i nur kuran hakikatlerini tefsir ettiği için kuranın hakikatlerindeki hal risaleyede aksetmiştir. Risale-i nur insanın yalnızca aklına hitap etmez. Elbette hep akli şeyler arayanlar diğer latifelerin fonksiyonlarını unutanlar belli bir zaman sonra bıkkınlık hissederler. Halbuki risaleyi tefekküri bir ibadet niyetiyle veya huızuru daimiyi hissetmek için okusalar durum farklı olurdu. Üstad gençlik rehberinde şöyle der :


“İman hakikatlarının izahı olduğu için; hem ilim, hem marifetullah, hem huzur, hem ibadettir. Şayet biri biliyor, taallüm etmeğe muhtaç değilse ibadete muhtaç veya marifete müştak veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir derstir. (gençlik rehberi: )
Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâallah o cümledendir. (Barla Lahikası : 260)
Hem iman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a'saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sırr, nefis ve hâkeza letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. ( Mektubat : 26. mektup. 4. mebhasın 2. meselesinden. )
Onuncu Söz'ün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî, belki elli defa mütalaa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sair ilmî risaleler gibi yeter der, bırakır. Halbuki bu risale ulûm-u imaniyedendir. Her gün ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, o nevi' ilme her vakit ihtiyaç var. Bu risaleye nazar-ı dikkati ehemmiyetle celbetmeyi ruhum arzu ediyordu. ( Barla: s. 310)
Şu Otuzüç Pencereli olan Otuzüçüncü Mektub, imanı olmayanı inşâallah imana getirir. İmanı zaîf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, "Bir pencere bana kâfi geldi, yeter" diyemezsin. Çünki senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır. (Mektubat: Pencereler:)

 

    İKİNCİ KISIM:

Rİsale-İ Nuru Anlamada Manevİ Cİhet:


İlim öğrenmede cehd ve gayretin rolü inkar edilemez. Zaten bir ayette de “insan için çalıştığından başkası yoktur” buyrulmuştur. İlim öğrenmek isteyenlerin, bilhassa bu asırda tecdid faaliyeti yapan ve Allahın rızasına mazhar olmuş bir eseri öğrenmek isteyenlerin bu cehd ve gayret yanında, manevi bazı şeylere de dikkat etmeleri gerekir. Risale-i Nur’un telifi vehbi bir tarzda olmuştur. Anlaşılmasında da vehbi hallerin tesiri büyüktür. 

 

1-     Risale-i Nur’dan a’zami derecede istifade edebilmenin birinci şartı İntisabtır:

Her mesleğin kendine göre bir takım şartları vardır. Bu şartlara riayet etmeyenler o meslekte yol katedemedikleri gibi, o meslekce bir müntesip olarak da kabul görmezler.
Mesela tarikatte şeyhe intisap bir esastır. Ehli Tarikat “bu esas olmadan bir insanın tasavvufi feyzlere mazhar olması mümkün değildir” derler. İmam-ı Şarani şöyle der : “Tarikat ehli zatlar, şu fikirde birleştiler : kalben, ilahi huzura dalmasına engel olan sıfatların giderilmesine yardımcı olabilecek bir şeyhe, her insanın ihtiyacı vardır.” (Adap: s.16) Ehli tarikat şeyhsiz tarikat faaliyeti olmayacağına, hatta şeyhsiz yalnızca kitap okumakla bu yola düşenlerin şeytanlar tarafından aldatılacağını söylerler. İsterse o şahıs binlerce kitap okusun. (bkz: adap.s.17)
Şeyh Abdülhakim Arvasi bir tasavvuf muhibbine yazdığı mektupta şöyle söyler : “kamil bir mürşidden (…) usulü ve şekli öğrenilmeksizin zikir ile uğraşılacak olursa, faidesi az ve belki hiç olur. Zira izinli zikir mukarrebin işi, izinsiz zikir ise ebrarın amelidir.” (Rabıta-i şerife: s.)
Üstad Bediüzzamanda ahir zaman fitneleri içerisinde, insanların imanını kurtaran ve onları hakikate isal eden ulaştıran bir çığır açmıştır. Üstadın açtığı bu çığır tarikat değildir. Fakat tarikatın insana kazandırmış olduğu şeyleri daha zengin bir şekilde müntesiplerine kazandırır. Bu çığırında kendine mahsus şartları, esasları vardır. Bu esasları da bizzat üstadın kendisi vaz’ etmiştir. Risale-i Nurdan a’zami derecede istifade etmek isteyenler, bu şartlara riayet etmelidirler. 
Risale-i Nura intisap şartı nedir?
Risale-i Nura intisap şartı hususunda Üstad şöyle der:
Risale-i Nur'a intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risale-i Nur talebesi ünvanını alır. ( Kastamonu Lahikası: )
Üstad tarikattaki şeyhin yerine kur’anın tefsiri olan Risaleleri koymuştur. Bu manevi şeyhten istifade şartıda onu yazmak ve yazdırmaktır.
Tabii ki burada üstad yazan yazdıran derken “kur’an harfleriyle” olan yazmayı, yazdırmayı kastetmektedir. Çünki Risale-i Nurun bir çok yerinde bu mevzuyla ilgili yerler vardır. Burada maksadımız Risale-i Nurdan a’zami istifade olduğu için “yazı” hakkında tafsilata geçmiyoruz.
Üstad 28. lemada 3 sahifede Kur’an hurufatının maddi tesirlerinden bahseder ve mevzuyu şöyle bitirir. :
“Mevcudât-ı havâiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe; yani; âhizelik vaziyetini aldıkça, yani, Kur'ân hurûfâtı olmakla âhizelik vaziyetini aldığından ve düğmeler hükmüne geçtiğinden ve sûrelerin başlarındaki hurûfat daha ziyade o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, ve düğümleri ve hassas düğmeleri olduğundan; vücud-ı havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi,
vücud-ı zihnîyelerinin dahi, hattâ vücud-ı nakşiyelerinin dahi bu hâsiyetten hassaları vardır.
Demek o hurufların
okunmasıyla ve yazılmasıyla, maddî ilâç gibi şifâ ve başkâ maksatlar hâsıl olabilir.”
Yukardaki ifadeye dikkat edilirse kuran hurufatının okunması ve yazılmasıyla, adeta bu harflerin elektrik gibi insana tesir ettiğinden bahsedilir. Tıpkı bir müridin şeyhinden feyz alması gibi Risaleleri kuran hurufatından okuyan ve yazanlar da böyle bir tesiri üzerlerine celbederler. Bu hal onların risaleleri daha iyi anlamalarına da vesile olur. Üstad Bediüzzamanın en mühim talebesi ve kendisinden sonrada hizmetini tavizsiz bir şekilde devam ettiren Ahmed Husrev Altınbaşak üstadına yazdığı mektubunda şöyle söyler :
“Sevgili Üstadım, herhangi bir risaleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Halbuki evvelce bu risaleleri tamamen yazdığım için, okumağa pek az vakit bulabiliyordum ve el'an da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise, Nurların hakikatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezayüd ediyor, kalbim nurlar ile doluyor, ruhum nurlarla istirahat ediyor, letaifim bu Nurlar ile hisseleri kadar feyizyab oluyor. Ve yine Cenab-ı Hak'tan ümid ediyorum ki, hissem ve istifadem, gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasibim artacaktır. Bu hâdisat gösteriyor ki, bedi' âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerametidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. ... Talebeniz
Ahmed Hüsrev. ( Barla. 177)


Kuran hurufatı Risale-i Nurdaki manevi feyzleri vermekte vesiledir. Halbuki kuran hurufatından başka harflerin böyle bir özelliği yoktur. Bu yüzden, o harflerle okuyanlar Risale-i Nurun bir çok feyzlerinden mahrum kalırlar.

Üstad şefkat tokadı yiyen bir talebesinden bahsederken şöyle der “mühim bir bid'anın muallimliğini deruhde etti. Tamamıyla mesleğimize zıd bir hata işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi.” (lemalar: 10. lema)  Ayrıca şöyle bir ifadeside vardır “Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid'ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur'an'ı muhafaza etmek bir vazifesi iken…”(Kastamonu Lâhikası: 77)


Bidat duaların kabulüne mani olduğu gibi manevi feyzlerin gelmesine de manidir.


Kuran harfleriyle okunmadığı zaman risaleyle olan iştigal insana fayda vermez değil. Fakat istifadenin tam olmasından ve manevi feyzlerin gelmesinden mahrum kalma durumu vardır. Nur talebesi olmak ve tam manasıyla istifade etmek isteyenlerin kuran harfleriyle risaleleri okuyup, yazmaları gerekir.
Burada şuna da değinmemiz yerinde olur. Kuran harfleriyle olmazsa olmaz demiyoruz. İsteyen istediği harfle okur, buna kimse bir şey diyemez. Fakat sözümüz Risale-i nura intisap etmek, a’zami derecede istifade etmek isteyenler içindir.
Risaleleri kuran harfleriyle okumak, yazmak isteyen fakat, Kuran harflerini bilmeyenler, kuran harflerini öğreninceye kadar diğer yazıdan istifade edebilirler. Üstad bu hususta da şöyle der : “Risale-i Nur'un bir vazifesi; huruf-u Kur'aniyeyi muhafaza olduğundan, yeni hurufa zaruret derecesinde inşâallah müsaade olur. (kastamonu . 210. sayfanın haşiyesi). Fakat bu müsaade daimi değil kuran harflerini öğreninceye kadardır. Çünkü zaruretler daimi değil muvakkattırlar.

 

 

2-     Risale-i Nur’dan a’zami derecede istifade edebilmenin ikinci şartı İhlastır :

Üstad ihlasın hassalarından bahsederken “en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd” olduğunu söyler. Başka bir yerde de “velayetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır” der. İlim öğrenmede ihlas bir esas olduğu gibi, en büyük yardımcıdır da. İhlaslı olanlar Allahın inayetlerine mazhar olurlar ve Allah onlara kolay ve kısa yoldan ilim öğretir.
İbni haldun meşhur mukaddimesinin son kısımlarını eğitime ayırmıştır. Orada ilim taliblerine güzel tavsiyelerde bulunur. 31. fasılda şöyle söyler: “sen böyle bir hale düçar olur, duraklar veya şüphelerden dolayı akıl ve fikrinde bir karışıklık husule gelirse, akıl ve fikrinden, zihnini perdeleyen bu sözlerin engellerini ve mantığı bir tarafa atarak düşüncenin yaratılışından gelen ve tabii olan fiilinin hükmüne
ihlasa başvur. Senden önceki büyükler gibi temiz kalp ve ihlasla Allahın yardımına sığın. Allah onlara ilham ettiği ve bilmediklerini bildirdiği gibi, senin kalbinide aydınlatır. Bu aydınlık sayesinde istediğini elde edersin, bu düşüncenin gerektirdiği vasıta sana ilham olunur. (…). Sen buna dikkat et. Ne zaman sana meseleleri anlamak güçleşirse, o zaman sen Allahın yardımına başvur. O sana doğru yolu gösterecek ve aydınlatacak olan nurları sana bağışlayacaktır.  O doğru yolu göstermek suretiyle kullarını rahmetine kavuşturur, ilim ancak onun tarafından bağışlanır. ( c.3.s.150. cd.534-6.ar)

3-     Risale-i Nur’dan a’zami derecede istifade edebilmenin üçüncü şartı Güzel Ahlaktır


Kur’anı Kerimde "Yer yüzünde haksız yere kibirlenenleri, ayetlerimi anlamaktan çevireceğim." (A’raf :146.) buyrulmuştur. Bu ayet gösteriyor ki Kuranı hakkıyla anlayabilmek ancak güzel ahlakla mümkündür. Bu ayete dayanarak, bazı alimler Kuranı tefsir edecek bir kimsede güzel ahlakın olmasını şart koşmuşlardır. (El-itkan: c.2.s:463).
Risale-i Nurda Kur’anın bir tefsiri olması hasebiyle güzel Ahlaka sahip olmayanlar, ihlas hasletinden uzak olanlar da, Risalei Nuru anlamaktan mahrum kalırlar.  Tabii ki bunu söylerken bütünüyle, hiç anlamazlar manasında söylemiyoruz. Elbette herkes -hatta dinsiz bile- kendince bir şeyler anlar, ama onu bütün yönleriyle, bütün incelikleriyle anlamaktan mahrum kalırlar. Bu hususta Şamlı Hafız Tevfikin Risale-i Nurda anlattığı hadiseyi aşağıya alıyoruz :
"Ben itiraf ediyorum ki: Hizmet-i Kur'aniyedeki kemal-i ihlas ve sırf livechillah için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünki ben bu memlekette garib hükmündeyim, garibim. Hem şekva olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaata riayet etmediğimden fakr-ı hale maruzum. Hodbin, mağrur insanlarla ihtilata mecbur olduğumdan -Cenab-ı Hak afvetsin- mürüvvetkârane bir surette riyaya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Kur'an-ı Hakîm'in ruh-u hizmetine zıd olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.
            İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli, fakat inşâallah şefkatli bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki; bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da "Bu neden böyle oluyor?" diye esbab arıyorduk. Şimdi kat'î kanaatımız geldi ki: O hakaik-i Kur'aniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu nurların hakikatlarının meali, benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum ki: Bundan sonra Cenab-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlas ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu' ve riyadan kurtarsın. Başta Üstadım olarak, kardeşlerimden dua rica ediyorum.
Pür-kusur
Şamlı Hâfız Tevfik

4-     Risale-i Nur’dan a’zami derecede istifade edebilmenin dördüncü şartı İlmiyle Amil Olmaktır:

“Kırk gün helal yiyenin kalbini Allah nurlandırır ve hikmet kaynaklarını, pınarlarını kalbinden lisanına akıtır.” (İhya. C.2.s235.) İbrahim Edhemde şöyle demiştir “kemale erenler ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmiştir. (ihya.c.2.s239.) bir velide şöyle der “haram lokma yiyenin a’zaları isyan eder. Yediği helal olanın da azaları kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmağa muvaffak olur. (İhya : c.2.s.240)
Bir hadisi şerifte “Kim bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediğini de öğretir” buyrulmuştur.  Bu hadisi takviye eden ayetler de vardır aşağıya bu ayetleri alıyoruz :

  1. Enfal : 29- Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız, size furkan (hak ile bâtılı ayıracak bir anlayış) verir, kötülüklerinizi örter ve size mağfiret eder. Allah büyük ihsân sahibidir.
  2. Hadid. 28- Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Resûlüne iman edin ki, O size rahmetinden iki kat nasip versin ve sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve size mağfiret etsin. Allah gafûrdur (mağfiret eder), rahîmdir (merhamet eder).
  3. Yusuf suresi -22- (Yusuf’un) gücü kemâle erince, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri de biz böyle mükâfatlandırırız.
  4. Kasas-14- Musa’nın gücü kemâle erip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri de böyle mükâfatlandırırız.

Son iki ayete dikkat edilirse Allah hem Musa as hemde Yusuf as’a hikmet ve ilim vermiş ve muhsin olanlarada aynı şekilde hikmet ve ilim vereceğini, vaad etmiştir.
Muhsin için iki mana verilmiş biri “Allahı görüyor gibi ibadet etmek” diğeride “insanlara iyilik etmek”. Başka bir tarifle şunu söyleyebiliriz : insan üzerinde hukukullah ve hukuku ibad olmak üzere iki “hak” vardır. Hukukullah yani Allah’ın hakkı ona iman ve ibadettir. Hukuku ibad yani kul hakkı ise kuranın bahsettiği ahlak esaslarıdır. Muhsin bu iki hukuka riayet ederek onlara tecavüz etmeyen ve onların bizden taleb ettiği fiilleri işleyen demektir.
Bizde (muhsin) olursak bu va’dı ilahiye göre hikmet ve ilme mazhar oluruz. Diğer ifadeyle, hem Risale-i Nuru anlama hem de daha başka ilmi eserleri anlama cihetinde inayetlere mazhar oluruz. 

5.      Risale-i Nur’dan a’zami derecede istifade edebilmenin beşinci şartı üveysiliktir :

Üveysilik, Veysel Karanî Hazretleri gibi, sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olan, muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzıdır.
Ebul Hasan Şazeli şöyle der: “evliyadan bazıları vardırki, sadık müride, vefatından sonra, hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. Yine evliyadan bazılarının, ruhaniyetleri vasıtasıyla ilahi emirleri takip ve tatbik ettirdiği kimseler vardır. İsterse o veli kabrinde meyyit olsun… kabrinde iken müridini yetiştirir. Müridi kabrinden onun sesini işitir. Nitekim Ebul Hasan-ül Harkani şeyhi Eba Yezidi Bestamiden bu şekilde feyz almıştır.” (Rabıta-i şerife: s.19)
Üstad Bediüzzaman hazretleri imam-ı Ali (ra) ve Abdulkadir Geylani hazretlerine bağlı üveysi bir zattır ve onların manevi feyz ve irşadlarına mazhar olmuştur.
             "Risale-i Nur'un mesleği tarîkat değil, hakikattır; sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır." Risale-i Nur, bu hizmeti lillahilhamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyn'in (R.A.) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) -ihbarat-ı gaybiyeleriyle- şakirdlerinin bu zamanda bir dairesidir. Çünki Hazret-i Ali, üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur'dan haber verdiği gibi; Gavs-ı A'zam (K.S.) da kuvvetli bir surette Risale-i Nur'dan haber verip tercümanını teşci' etmiş. Bu mahrem dört risale, Keramet-i Aleviye ve Gavsiyeye ait dört risale inşâallah bir vakit size gönderilebilir. (…) Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı A'zam'dan (K.S.) ve Zeynelâbidîn (R.A.) ve Hasan Hüseyin (R.A.) vasıtasıyla İmam-ı Ali'den (R.A.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir. ( emirdağ: 69)


Bu husus 8, 18 ve 28. lemalarda bahsedilmiştir. Arzu edenler oradan tafsilatlı bir şekilde okuyabilirler.
Risale-i Nur talebeleri de üstadları gibi, üveysidirler. Onlarda bazı şartlar dahilinde hem İmam Ali, hem Abdülkadir Geylani, hem de bizzat üstadları Bediüzzaman hazretlerinden manevi feyz ve ilim devşirebilirle...
 O şartlarda ihlas, risaleleri kuran harfleriyle yazmak ve okumak ve üstadlarına dua etmektir.
Üstad bu hususta şöyle der:
Aziz, gayretli, ciddî, hakikatlı, hâlis, dirayetli kardeşim!
Bizim gibi hakikat ve âhiret kardeşlerin, ihtilaf-ı zaman ve mekân sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mani' teşkil etmez. Biri şarkta, biri garbda,
biri mazide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri âhirette olsa da beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Hususan birtek maksad için bir tek vazifede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler. (23. mektubun başı)
Ben sizi
yazılarınızda ve hatırımdan çıkmayan hidematınızda günde müteaddid defalar görüyorum ve size olan iştiyakımı tatmin ediyorum. Siz de bu bîçare kardeşinizi risalelerde görüp sohbet edebilirsiniz. Ehl-i hakikatın sohbetine zaman, mekân mâni' olmaz; manevî radyo hükmünde biri şarkta biri garbda, biri dünyada biri berzahta olsa da rabıta-i Kur'aniye ve imaniye onları birbiriyle konuşturur. ( Kastamonu Lahikası. Birinci mektup)

Şimdi âlem-i melekût ve ervahta, ölmüş, vefat etmiş insanların ervâhı pek çok kesretle vardır ve bizimle münasebettardırlar. Mânevî hedâyâmız onlara gidiyor; onların nuranî feyizleri de bizlere geliyor. (Sözler. 29. söz. Ruh bahsinden)

 

Ben kasemle temin ederim ki, bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer; belki herbir sayfası bir okka şeker kadar beni memnun eder. (Kastamonu Lahikası: )


Üstad hayatı boyunca kimseden hediye kabul etmemiştir. Halbuki yukarda “yazılan risalelerin kendisine büyük bir hediye” olduğunu söylüyor. Yani üstad böyle bir hediyyeyi canü gönülden kabul ediyor. Bir önceki parağrafta ise “ölmüş zatlara bizim manevi hediyyelerimizin gittiğini, onların manevi feyzlerinin de bize geldiğini” ifade ediyor. Buna göre bizim yazdığımız yazılar manevi bir hediyye olarak vefat etmiş olsa bile üstada takdim edilir, ona ulaştırılır ve bunun karşılığında yazan şahıslarla üstad arasında manevi bir münasebet tesis edilir ve ondan manevi feyzler de gelir.
Buraya kadarki kısımda üstadla talebeler arası manevi irtibatla ilgili yerleri kaydettik. Bundan sonraki kısımda ise İmam Ali ve Gavsı A’zam’ın nur talebeleriyle olan manevi bağlarına işaret edeceğiz. :
Üstad İhlas risalesinde şöyle der:
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (R.A.) o mu'cizevari kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A'zam (K.S.), o hârika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlasa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârane teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar. Evet hiç şübhe etmeyiniz ki, onların bu teveccühleri, ihlasa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlası kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz
. Böyle manevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz ²v¬Z¬K­S²9«!ö|«V«2ö«-:­I¬$ÌY­<ö«-ö   sırrıyla ihlas-ı tâmmı kazanınız.

 

 

6.      Risale-i Nur’dan a’zami derecede istifade edebilmenin altıncı şartı üstadın devamlı okuduğu vird ve duaları okumaktır:


Zikir ve duanın faziletine dair ayetler ve pek çokta hadisi şerifler vardır. Biz burada yalnızca mevzuumuzla münasebettar bir ikisini kaydedelim.
Ayeti Kerimede “siz beni zikredin, bende sizi zikredeyim” (Bakara:152) buyrulmuştur. bu ayete “siz bana itaat etmek suretiyle beni zikredin, bende yardımım ile sizi zikredeyim” manası da verilmiştir. Bu manaya göre zikir Allahın inayetini celbeder. Bu hususta şöyle bir hadiste vardır. “Allahı zikret. Çünki o taleb ettiğin şey için sana yardımcıdır.” Kenzül ummal: Hn: 1755. bundan yola çıkarak Allahı zikretmek –her şeyde olabileceği gibi – ilim öğrenmekte de büyük bir yardımcıdır.
Bir başka hadis te şöyledir “Allahı zikretmek kalpler için şifadır.” (Kenzül ummal: c.1.s.414. hn.1751.) hasta adam yediği yemeğin lezzetini alamadığı gibi manen hasta olanlarda maneviyatın lezzetini alamazlar. Zikri ilahi kalplere şifa olur ve maneviyatı ve maneviyatın lezzetini kalplere hissettirir.


 Üstad Cevşen, celcelutiyye, sekine gibi virdlere devam etmesiyle ve onların feyzi ile bu risalelerin tezahür ettiğini söyler. Madem risalelerin telifinde bu virdlerin feyzi mühim rol oynamıştır öyleyse risalelerin anlaşılmasında da  aynı faideyi gösterirler.
           
Aşağıya bu mevzu ile ilgili kısımları kaydediyoruz.
Namaz tesbihatı
17. sözün zeylinde üstad namazdan sonraki tesbihatı talebeliğin şartlarından gösterir. Şöyle der : “Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhassa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak,
namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” (Sözler: )


Sekine duası:
18. lemadan
Hz. Ali (r.a.) keremallahü vechehü ecnebi hurufuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ettiği ve bid'aya taraftarlık eden bir kısım ulemaü's-su'a karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği yerde irşadkârâne bazılarla konuşuyor. Ve Hz. Cibril'in tabiriyle Sekine ismi verilen ve İsm-i Âzam sandukçası olan
Esma-ı Sitteye devam edeni irşad ediyor, taltif ediyor. İşte o Esma-i Sittenin devamından tereşşüh eden ve Esmanın lemeatı olan Risale-i Nur, ve o Risale-i Nur kendi şakirtleri ile lâakal yüzer kalemle yüz parça Risale-i Nur'un eczalarıyla ve intişar eden yirmi bin nüshasıyla lâakal yüz bin adamı huruf-u Kur'âniye lehine ve sünnet-i seniyeye ittibaa ve imanlarının takviyesine ve Hz. Ali'nin (r.a.) hiddet ettiği iki cereyana karşı tamamıyla mukavemet ettiklerinden elbette Hz. Ali'nin (r.a.) (Ya eyyühel ihvan – ey kardeşlerim) diye tabir ettiği ihvanları içinde hususî bir surette onlara bakıyor.
28. lemadan.
Hem madem o iki kasidesinde takip ettiği en mühim esas ve en büyük ders ism-i Âzamdır. Ve
ism-i Âzam ile meşgul olanlar ile konuşur, teselli ve teşci' eder.
Hem madem Hz. Ali'nin (r.a.) kudsi Üstadından aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim ders ve bu iki kaside-i gaybiyesinin mevzuu ve esas ve ruhu olan
Sekine'yi ve ism-i Âzamı bu zamanda herkesten ziyade kendine vird eden ve on üç seneden beri ism-i Âzamla beraber binbir Esma-i İlahiye içinde bulunan Cevşenü'l-Kebir ile ve o Esma ile ulûm-u Kur'âniyenin hazinesini açan yüz yirmi risaleyi o Esma'nın feyzi ile Kur'ân'a tefsir yapan ve yirmi dört saatte yüz yetmiş defa Sekine ve ism-i Âzam denilen Esma-i Sitte-i Meşhureyi bin üç yüz mükerrer âyetle okuyan ve Âl-i Beytin mânevî ve gayet mühim bir mirası ve bir maden-i feyzi olan Cevşenü'l-Kebir'i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazan üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir.
Elbette bu mezkur dokuz hakikat gayet kat'i bir surette netice verir ki Hz. Ali (r.a.)
Ercüze ve Celcelûtiye'sinde Risale-i Nur'u alkışlıyor, haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, teselli ediyor.
Risale-i Nur'un Cevşen-ül Kebir'den ve Celcelutiye'den aldığı bir kuvvet ve feyizle.. (Emirdağ. 72)
Yeni Said'in hususî üstadı olan İmam-ı Rabbanî, Gavs-ı A'zam ve İmam-ı Gazalî, Zeynelâbidîn (R.A.) -hususan Cevşen-ül Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım- ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali'den (Kerremallahü Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan
Cevşen-ül Kebir'le daima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım .  (Emirdağ.210)

 

RİSALE-İ NURUN ANLAŞILMAMA SEBEBİ


1- Zamanı anlamamak:
Maatteessüf benim ile şu zamanın kıt'asında iştirak eden cümlesi; eğer çendan, sureten onüçüncü asrın evlâdıdırlar, fakat fikir ve terakki cihetiyle kurûn-u vustânın yadigârlarıdırlar. Güya muasırlarımız, üçüncü asrın nihayetinden onüçüncü asra kadar geçmiş olan asırların fihristesi veyahut enmuzeci veyahut melez bir kavimdirler. Hattâ bu zamanın çok bedihiyatı, onlarca mevhumat sayılır.
                                                                                                                   Muhakemat Mukaddimesinden.
2- Risale-i Nuru anlamak için değil de başka bir garazla okumak:
Tenbih: İltizam-ı hilaf ve taassub-u bârid ve meyl-üt tefevvuk ve hiss-i tarafdarlık ve vehmini bir asla irca' ile kendine özür göstermek, arzusuna muvafık olan zayıf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkisiyle kendi kemalini göstermek ve gayrı tekzib veya tadlil etmekle kendi sıdk ve istikametini ilân etmek gibi sefil ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefis ile böyle makamlarda mugalata ederek çok bahaneler bulabilir.                                                                                 
( Muhakemat:48 )
              Hakikatın keşfine mani olan arzu-yu hilaf ve iltizam-ı muhalif ve tarafdar-ı nefis cihetiyle asılsız evhamını bir asla irca' etmekle kendini mazur göstermek ve müşterinin nazarı gibi yalnız meayibi görmek ve çocuk tabiatı gibi bahane ile mahane tutmak gibi emirlerden nefsini tecrid ile şartıma müraat edebilirsen huzur-u kalb ile dinle:                                                             
( Muhakemat:118 )

Maatteessüf benim ile şu zamanın kıt'asında iştirak eden cümlesi; eğer çendan, sureten onüçüncü asrın evlâdıdırlar, fakat fikir ve terakki cihetiyle kurûn-u vustânın yadigârlarıdırlar. Güya muasırlarımız, üçüncü asrın nihayetinden onüçüncü asra kadar geçmiş olan asırların fihristesi veyahut enmuzeci veyahut melez bir kavimdirler. Hattâ bu zamanın çok bedihiyatı, onlarca mevhumat sayılır.                                                                                                                   Muhakemat Mukaddimesinden. İltizam-ı hilaf ve taassub-u bârid ve meyl-üt tefevvuk ve hiss-i tarafdarlık ve vehmini bir asla irca' ile kendine özür göstermek, arzusuna muvafık olan zayıf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkisiyle kendi kemalini göstermek ve gayrı tekzib veya tadlil etmekle kendi sıdk ve istikametini ilân etmek gibi sefil ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefis ile böyle makamlarda mugalata ederek çok bahaneler bulabilir.                                                                                  ( Muhakemat:48 )              Hakikatın keşfine mani olan arzu-yu hilaf ve iltizam-ı muhalif ve tarafdar-ı nefis cihetiyle asılsız evhamını bir asla irca' etmekle kendini mazur göstermek ve müşterinin nazarı gibi yalnız meayibi görmek ve çocuk tabiatı gibi bahane ile mahane tutmak gibi emirlerden nefsini tecrid ile şartıma müraat edebilirsen huzur-u kalb ile dinle:                                                              ( Muhakemat:118 )

Kur’anı Kerimde "Yer yüzünde haksız yere kibirlenenleri, ayetlerimi anlamaktan çevireceğim." (A’raf :146.) buyrulmuştur. Bu ayet gösteriyor ki Kuranı hakkıyla anlayabilmek ancak güzel ahlakla mümkündür. Bu ayete dayanarak, bazı alimler Kuranı tefsir edecek bir kimsede güzel ahlakın olmasını şart koşmuşlardır. (El-itkan: c.2.s:463). Risale-i Nurda Kur’anın bir tefsiri olması hasebiyle güzel Ahlaka sahip olmayanlar, ihlas hasletinden uzak olanlar da, Risalei Nuru anlamaktan mahrum kalırlar.  Tabii ki bunu söylerken bütünüyle, hiç anlamazlar manasında söylemiyoruz. Elbette herkes -hatta dinsiz bile- kendince bir şeyler anlar, ama onu bütün yönleriyle, bütün incelikleriyle anlamaktan mahrum kalırlar. Bu hususta Şamlı Hafız Tevfikin Risale-i Nurda anlattığı hadiseyi aşağıya alıyoruz :Ben itiraf ediyorum ki: Hizmet-i Kur'aniyedeki kemal-i ihlas ve sırf livechillah için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünki ben bu memlekette garib hükmündeyim, garibim. Hem şekva olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaata riayet etmediğimden fakr-ı hale maruzum. Hodbin, mağrur insanlarla ihtilata mecbur olduğumdan -Cenab-ı Hak afvetsin- mürüvvetkârane bir surette riyaya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Kur'an-ı Hakîm'in ruh-u hizmetine zıd olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.            İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli, fakat inşâallah şefkatli bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki; bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da "Bu neden böyle oluyor?" diye esbab arıyorduk. Şimdi kat'î kanaatımız geldi ki: O hakaik-i Kur'aniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu nurların hakikatlarının meali, benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum ki: Bundan sonra Cenab-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlas ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu' ve riyadan kurtarsın. Başta Üstadım olarak, kardeşlerimden dua rica ediyorum.Pür-kusurŞamlı Hâfız Tevfik“Kırk gün helal yiyenin kalbini Allah nurlandırır ve hikmet kaynaklarını, pınarlarını kalbinden lisanına akıtır.” (İhya. C.2.s235.) İbrahim Edhemde şöyle demiştir “kemale erenler ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmiştir. (ihya.c.2.s239.) bir velide şöyle der “haram lokma yiyenin a’zaları isyan eder. Yediği helal olanın da azaları kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmağa muvaffak olur. (İhya : c.2.s.240)

Üstad ihlasın hassalarından bahsederken “en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd” olduğunu söyler. Başka bir yerde de “velayetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır” der. İlim öğrenmede ihlas bir esas olduğu gibi, en büyük yardımcıdır da. İhlaslı olanlar Allahın inayetlerine mazhar olurlar ve Allah onlara kolay ve kısa yoldan ilim öğretir.İbni haldun meşhur mukaddimesinin son kısımlarını eğitime ayırmıştır. Orada ilim taliblerine güzel tavsiyelerde bulunur. 31. fasılda şöyle söyler: “sen böyle bir hale düçar olur, duraklar veya şüphelerden dolayı akıl ve fikrinde bir karışıklık husule gelirse, akıl ve fikrinden, zihnini perdeleyen bu sözlerin engellerini ve mantığı bir tarafa atarak düşüncenin yaratılışından gelen ve tabii olan fiilinin hükmüne başvur. Senden önceki büyükler gibi temiz kalp ve ihlasla Allahın yardımına sığın. Allah onlara ilham ettiği ve bilmediklerini bildirdiği gibi, senin kalbinide aydınlatır. Bu aydınlık sayesinde istediğini elde edersin, bu düşüncenin gerektirdiği vasıta sana ilham olunur. (…). Sen buna dikkat et. Ne zaman sana meseleleri anlamak güçleşirse, o zaman sen Allahın yardımına başvur. O sana doğru yolu gösterecek ve aydınlatacak olan nurları sana bağışlayacaktır.  O doğru yolu göstermek suretiyle kullarını rahmetine kavuşturur, ilim ancak onun tarafından bağışlanır. ( c.3.s.150. cd.534-6.ar)Kur’anı Kerimde "Yer yüzünde haksız yere kibirlenenleri, ayetlerimi anlamaktan çevireceğim." (A’raf :146.) buyrulmuştur. Bu ayet gösteriyor ki Kuranı hakkıyla anlayabilmek ancak güzel ahlakla mümkündür. Bu ayete dayanarak, bazı alimler Kuranı tefsir edecek bir kimsede güzel ahlakın olmasını şart koşmuşlardır. (El-itkan: c.2.s:463). Risale-i Nurda Kur’anın bir tefsiri olması hasebiyle güzel Ahlaka sahip olmayanlar, ihlas hasletinden uzak olanlar da, Risalei Nuru anlamaktan mahrum kalırlar.  Tabii ki bunu söylerken bütünüyle, hiç anlamazlar manasında söylemiyoruz. Elbette herkes -hatta dinsiz bile- kendince bir şeyler anlar, ama onu bütün yönleriyle, bütün incelikleriyle anlamaktan mahrum kalırlar. Bu hususta Şamlı Hafız Tevfikin Risale-i Nurda anlattığı hadiseyi aşağıya alıyoruz :Ben itiraf ediyorum ki: Hizmet-i Kur'aniyedeki kemal-i ihlas ve sırf livechillah için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünki ben bu memlekette garib hükmündeyim, garibim. Hem şekva olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaata riayet etmediğimden fakr-ı hale maruzum. Hodbin, mağrur insanlarla ihtilata mecbur olduğumdan -Cenab-ı Hak afvetsin- mürüvvetkârane bir surette riyaya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Kur'an-ı Hakîm'in ruh-u hizmetine zıd olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.            İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli, fakat inşâallah şefkatli bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki; bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da "Bu neden böyle oluyor?" diye esbab arıyorduk. Şimdi kat'î kanaatımız geldi ki: O hakaik-i Kur'aniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu nurların hakikatlarının meali, benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum ki: Bundan sonra Cenab-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlas ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu' ve riyadan kurtarsın. Başta Üstadım olarak, kardeşlerimden dua rica ediyorum.Pür-kusurŞamlı Hâfız Tevfik“Kırk gün helal yiyenin kalbini Allah nurlandırır ve hikmet kaynaklarını, pınarlarını kalbinden lisanına akıtır.” (İhya. C.2.s235.) İbrahim Edhemde şöyle demiştir “kemale erenler ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmiştir. (ihya.c.2.s239.) bir velide şöyle der “haram lokma yiyenin a’zaları isyan eder. Yediği helal olanın da azaları kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmağa muvaffak olur. (İhya : c.2.s.240)

Her mesleğin kendine göre bir takım şartları vardır. Bu şartlara riayet etmeyenler o meslekte yol katedemedikleri gibi, o meslekce bir müntesip olarak da kabul görmezler. Mesela tarikatte şeyhe intisap bir esastır. Ehli Tarikat “bu esas olmadan bir insanın tasavvufi feyzlere mazhar olması mümkün değildir” derler. İmam-ı Şarani şöyle der : “Tarikat ehli zatlar, şu fikirde birleştiler : kalben, ilahi huzura dalmasına engel olan sıfatların giderilmesine yardımcı olabilecek bir şeyhe, her insanın ihtiyacı vardır.” (Adap: s.16) Ehli tarikat şeyhsiz tarikat faaliyeti olmayacağına, hatta şeyhsiz yalnızca kitap okumakla bu yola düşenlerin şeytanlar tarafından aldatılacağını söylerler. İsterse o şahıs binlerce kitap okusun. (bkz: adap.s.17) Şeyh Abdülhakim Arvasi bir tasavvuf muhibbine yazdığı mektupta şöyle söyler : “kamil bir mürşidden (…) usulü ve şekli öğrenilmeksizin zikir ile uğraşılacak olursa, faidesi az ve belki hiç olur. Zira izinli zikir mukarrebin işi, izinsiz zikir ise ebrarın amelidir.” (Rabıta-i şerife: s.)Üstad Bediüzzamanda ahir zaman fitneleri içerisinde, insanların imanını kurtaran ve onları hakikate isal eden ulaştıran bir çığır açmıştır. Üstadın açtığı bu çığır tarikat değildir. Fakat tarikatın insana kazandırmış olduğu şeyleri daha zengin bir şekilde müntesiplerine kazandırır. Bu çığırında kendine mahsus şartları, esasları vardır. Bu esasları da bizzat üstadın kendisi vaz’ etmiştir. Risale-i Nurdan a’zami derecede istifade etmek isteyenler, bu şartlara riayet etmelidirler.  Risale-i Nura intisap şartı nedir? . ( Kastamonu Lahikası: )Üstad tarikattaki şeyhin yerine kur’anın tefsiri olan Risaleleri koymuştur. Bu manevi şeyhten istifade şartıda onu yazmak ve yazdırmaktır.Tabii ki burada üstad yazan yazdıran derken “kur’an harfleriyle” olan yazmayı, yazdırmayı kastetmektedir. Çünki Risale-i Nurun bir çok yerinde bu mevzuyla ilgili yerler vardır. Burada maksadımız Risale-i Nurdan a’zami istifade olduğu için “yazı” hakkında tafsilata geçmiyoruz. Üstad 28. lemada 3 sahifede Kur’an hurufatının maddi tesirlerinden bahseder ve mevzuyu şöyle bitirir. : “Mevcudât-ı havâiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe; yani; âhizelik vaziyetini aldıkça, yani, Kur'ân hurûfâtı olmakla âhizelik vaziyetini aldığından ve düğmeler hükmüne geçtiğinden ve sûrelerin başlarındaki hurûfat daha ziyade o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, ve düğümleri ve hassas düğmeleri olduğundan; vücud-ı havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, dahi bu hâsiyetten hassaları vardır. Demek o hurufların , maddî ilâç gibi şifâ ve başkâ maksatlar hâsıl olabilir.”Yukardaki ifadeye dikkat edilirse kuran hurufatının okunması ve yazılmasıyla, adeta bu harflerin elektrik gibi insana tesir ettiğinden bahsedilir. Tıpkı bir müridin şeyhinden feyz alması gibi Risaleleri kuran hurufatından okuyan ve yazanlar da böyle bir tesiri üzerlerine celbederler. Bu hal onların risaleleri daha iyi anlamalarına da vesile olur. Üstad Bediüzzamanın en mühim talebesi ve kendisinden sonrada hizmetini tavizsiz bir şekilde devam ettiren Ahmed Husrev Altınbaşak üstadına yazdığı mektubunda şöyle söyler : “Sevgili Üstadım, herhangi bir risaleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Halbuki evvelce bu risaleleri tamamen yazdığım için, okumağa pek az vakit bulabiliyordum ve el'an da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise, Nurların hakikatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezayüd ediyor, kalbim nurlar ile doluyor, ruhum nurlarla istirahat ediyor, letaifim bu Nurlar ile hisseleri kadar feyizyab oluyor. Ve yine Cenab-ı Hak'tan ümid ediyorum ki, hissem ve istifadem, gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasibim artacaktır. Bu hâdisat gösteriyor ki, bedi' âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerametidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. ... Talebeniz

İlim öğrenmede cehd ve gayretin rolü inkar edilemez. Zaten bir ayette de “insan için çalıştığından başkası yoktur” buyrulmuştur. İlim öğrenmek isteyenlerin, bilhassa bu asırda tecdid faaliyeti yapan ve Allahın rızasına mazhar olmuş bir eseri öğrenmek isteyenlerin bu cehd ve gayret yanında, manevi bazı şeylere de dikkat etmeleri gerekir. Risale-i Nur’un telifi vehbi bir tarzda olmuştur. Anlaşılmasında da vehbi hallerin tesiri büyüktür.  Her mesleğin kendine göre bir takım şartları vardır. Bu şartlara riayet etmeyenler o meslekte yol katedemedikleri gibi, o meslekce bir müntesip olarak da kabul görmezler. Mesela tarikatte şeyhe intisap bir esastır. Ehli Tarikat “bu esas olmadan bir insanın tasavvufi feyzlere mazhar olması mümkün değildir” derler. İmam-ı Şarani şöyle der : “Tarikat ehli zatlar, şu fikirde birleştiler : kalben, ilahi huzura dalmasına engel olan sıfatların giderilmesine yardımcı olabilecek bir şeyhe, her insanın ihtiyacı vardır.” (Adap: s.16) Ehli tarikat şeyhsiz tarikat faaliyeti olmayacağına, hatta şeyhsiz yalnızca kitap okumakla bu yola düşenlerin şeytanlar tarafından aldatılacağını söylerler. İsterse o şahıs binlerce kitap okusun. (bkz: adap.s.17) Şeyh Abdülhakim Arvasi bir tasavvuf muhibbine yazdığı mektupta şöyle söyler : “kamil bir mürşidden (…) usulü ve şekli öğrenilmeksizin zikir ile uğraşılacak olursa, faidesi az ve belki hiç olur. Zira izinli zikir mukarrebin işi, izinsiz zikir ise ebrarın amelidir.” (Rabıta-i şerife: s.)Üstad Bediüzzamanda ahir zaman fitneleri içerisinde, insanların imanını kurtaran ve onları hakikate isal eden ulaştıran bir çığır açmıştır. Üstadın açtığı bu çığır tarikat değildir. Fakat tarikatın insana kazandırmış olduğu şeyleri daha zengin bir şekilde müntesiplerine kazandırır. Bu çığırında kendine mahsus şartları, esasları vardır. Bu esasları da bizzat üstadın kendisi vaz’ etmiştir. Risale-i Nurdan a’zami derecede istifade etmek isteyenler, bu şartlara riayet etmelidirler.  Risale-i Nura intisap şartı nedir? . ( Kastamonu Lahikası: )Üstad tarikattaki şeyhin yerine kur’anın tefsiri olan Risaleleri koymuştur. Bu manevi şeyhten istifade şartıda onu yazmak ve yazdırmaktır.Tabii ki burada üstad yazan yazdıran derken “kur’an harfleriyle” olan yazmayı, yazdırmayı kastetmektedir. Çünki Risale-i Nurun bir çok yerinde bu mevzuyla ilgili yerler vardır. Burada maksadımız Risale-i Nurdan a’zami istifade olduğu için “yazı” hakkında tafsilata geçmiyoruz. Üstad 28. lemada 3 sahifede Kur’an hurufatının maddi tesirlerinden bahseder ve mevzuyu şöyle bitirir. : “Mevcudât-ı havâiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe; yani; âhizelik vaziyetini aldıkça, yani, Kur'ân hurûfâtı olmakla âhizelik vaziyetini aldığından ve düğmeler hükmüne geçtiğinden ve sûrelerin başlarındaki hurûfat daha ziyade o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, ve düğümleri ve hassas düğmeleri olduğundan; vücud-ı havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, dahi bu hâsiyetten hassaları vardır. Demek o hurufların , maddî ilâç gibi şifâ ve başkâ maksatlar hâsıl olabilir.”Yukardaki ifadeye dikkat edilirse kuran hurufatının okunması ve yazılmasıyla, adeta bu harflerin elektrik gibi insana tesir ettiğinden bahsedilir. Tıpkı bir müridin şeyhinden feyz alması gibi Risaleleri kuran hurufatından okuyan ve yazanlar da böyle bir tesiri üzerlerine celbederler. Bu hal onların risaleleri daha iyi anlamalarına da vesile olur. Üstad Bediüzzamanın en mühim talebesi ve kendisinden sonrada hizmetini tavizsiz bir şekilde devam ettiren Ahmed Husrev Altınbaşak üstadına yazdığı mektubunda şöyle söyler : “Sevgili Üstadım, herhangi bir risaleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Halbuki evvelce bu risaleleri tamamen yazdığım için, okumağa pek az vakit bulabiliyordum ve el'an da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise, Nurların hakikatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezayüd ediyor, kalbim nurlar ile doluyor, ruhum nurlarla istirahat ediyor, letaifim bu Nurlar ile hisseleri kadar feyizyab oluyor. Ve yine Cenab-ı Hak'tan ümid ediyorum ki, hissem ve istifadem, gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasibim artacaktır. Bu hâdisat gösteriyor ki, bedi' âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerametidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. ... Talebeniz

Çinliler şöyle demiş “sana bir balık ziyafeti çeksem, yarın senin karnın yine acıkır. Ben sana balık tutmasını öğreteyim, karnın acıktığında balık tutup yersin.” Risale-i Nur eğitiminde de bir kısım insanlar balık tutup ziyafet çekiyor, bir kısımda balığı afiyetle yiyor. Fakat çoğunluğun balık yiyenler olduğu da bir gerçek. Uzun yıllar risaleleri tanıdığı halde, hala balık yemekden başka bir şey bilmeyenler maalesef bir hayli fazla. Aslında herkesin balık yiyen değilde balık tutan olmaya çalışması gerekir. Olması gereken, ideal olan budur. Fakat bunun pratiğe aktarılması da gerçekten zor. İnsanların ekseriyetinin hizmeti imaniyye ve kuraniyyede aktif olmayışının bir çok sebepleri vardır. Bunların bir kısmının haklılık payı elbette vardır. Ama çoklarının pasif olmasının temelinde onların tembelliklerinden başka bir şey yoktur. Elbette her insanın durumu bir değildir. Fakat biz elden geldiği kadar eğitime aktif olarak katılanların sayısını artırmamız gerekir. Kabiliyetli olanları açmaya çalışmadığımız takdirde onlarıda pasifliğe iteriz. Eğitimde pasiflik ise verimi düşürür. İstifadeyi azaltır.       İşte anlatım metodu eğitime katılanların aktif hale gelmesinin en mühim bir sebebidir. Fakat bu metod (eğitimin her alanında olduğu gibi) kolaydan zora, azdan çoğa doğru bir seyr takip etmelidir. Aksi halde bunu uygulamak ve devam ettirebilmek zor olur. Başlangıçta üç kişiye kısa birer konu verilir. Çalışmaları için belli bir süre tanınır. Daha sonra biraraya gelindiğinde, sırayla herkesin konusunu beş dakika da anlatmaları istenir. Anlatmada ifrat ve tefrite kaçmamakta bir esas olmalıdır. Anlatmanın sonunda bir değerlendirme (anlatanları kırmadan, rencide etmeden) yapılmalıdır. Böylelikle eksikler ve güzellikler tezahür eder.       Bu anlatım başlangıçta beş dakika olursa kolay olduğu için tatbik edilebilir. Daha sonra bu süre on, onbeşe de çıkarılabilir. Şahıslar olarak da başlangıçta kabiliyetli birkaç kişi bunu yapar ve tutturulabilirse, bu hal diğerlerinide kamçılar, onlarda bu tarz çalışmaya aktif olarak katılmak isterler. Başlangıçta bazı hatalar olabilirsede onların cesaretlerinide kırmamak gerekir.       İsti’datlar, tecrübeyle inkişaf eder. Anlatım metodu talebelerin hitabet kabiliyyetini geliştirir ve isti’dadlarını inkişaf ettirir. (Mal vermekle azalır, ilim vermekle çoğalır.). Kullanılmayan bilgiler ise çok çabuk unutulur. Aynı zamanda anlatılan mevzu hem anlaşılır, hemde akılda daha çok kalır. Aynı zamanda bu öğrenmeyi zevkli bir hale getirir.Ayeti kerimede “Ey iman edenler! Nefsinizi ve ailenizi yakacağı insanlarla taşlar olan bir ateşten koruyun” (Tahrim : 6) buyrulmuştur. İslam alimleride bu “koruma”nın “kişinin İslamı öğrenmesi, yaşaması ve aile efradına öğretip, onlarında yaşamasına vesile olmasıdır” diye izah ediyorlar.  Bu hususta peygamberimiz (asv) da “hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz” buyurmuştur. Bu ayet ve hadistende anlaşıldığı gibi, her anne, her baba kendi çocuğuna dinini öğretmekle mükelleftir. Günümüzde islami şuura sahip bir kısım anne ve babalar bile bu mevzuda ihmalkar olabiliyor veya işi başkalarına havale edebiliyorlar. Tabii bunun yanında ifrat ederek baskıcı zora dayalı bir üslupla çoluk ve çocuğunu dinden imandan nefret edecek bir hale getirenlerde yok değil. Müslüman olarak biz ailemize İslami bir eğitimi vermekle mükellefiz. Başta bunu başkalarına havale edilemeyecek kadar önemli bir vazife telakki etmeliyiz. Fakat bu vazifeyi tatbik ederken önce yaşayarak, ikincisinde ise ikna ederek ve sevdirerek yapmamız gerekir. Her anne her baba evinde bir ders faaliyeti başlatabilir. Mesela evde haftada birde olsa bu yapılabilir.  Üstad “Hanımlar Rehberi” adlı kitabında şöyle der:  Risale-i Nur onlara der ki: Haneniz bir küçük Medrese-i Nuriye, bir mekteb-i irfan olsun ki; bu sünnet tam yerine gelsin. Sünnet-i seniyenin meyvesi olan çocuklar âhirette size şefaatçı olsunlar. Dünyada da iman dersini alıp size hakikî evlâd olsunlar. Yoksa bu otuz senede kısmen olduğu gibi, o çocuklara yalnız terbiye-i medeniye verilse, bir cihette o çocuklar dünyada faidesiz ve âhirette davacı olarak "Ne için imanımı kurtarmadınız?" diyeceklerinden peder ve vâlidelerini mahzun etmek, sünnet-i seniyenin hikmetine münafî olur.Risale-i Nur üç şekilde okunabilir (okunmalıdır). Birincide anlaşılsada anlaşılmasada sırf okumuş olmak için okuma. Bu tarz okuma faideden halideğildir. Günde 10 sahife okuyan şahıs senede 3650 sahife okumuş olacaktır. 5 sahife okuyan 1825 sahife okumuş olacaktır ki hiçte az değil. Bu tarz okuma risale mevzularının tazeliğini zihinde daima korumasına yardımcı olur. Veya unuttuğumuz şeyleri hatırlamaya vesile olur.            İkinci okuma tarzı da, mevzu araştırması şeklindedir. Mesela “Risale-i Nurda nefis terbiyesi” nasıldır. Tevhid, risalet ilh. Her bir mevzu bir araştırma mevzuu (tez) olarak ele alınarak bu mevzuun derli toplu bir hale getirilmesine çalışılabilir. Bu tür çalışmalar kafamızdaki mevzuların dağınıklıkdan kurtulmasına vesile olur.            Üçüncü tarz okuma ise, bazı imani risaleleri vird edinme şeklinde okumaktır. “Ayet El-Kübra” “Haşr” “Münacat” gibi imani risaleler, ehli tarikatın yaptığı gibi vird edilerek okunduğu takdirde çok büyük feyzlere ve imanın inkişafına vesiledir. Ehli tarikat zikrin 3 mertebe olduğunu söyler. Onlara göre birinci mertebede mürid “diliyle” zikreder. Bu esnada zihin başka yerlerdedir. Fakat bu zikre devam ede ede neticede “dil” ve “kalp” birleşir. Dil “Allah” derken kalpte dağınıklıktan kurtulmuş bir halde dile refakat ederek o da “Allah” der. Bu zikre devam neticesinde ise artık “zikr” kalbe yerleşir. Zaten zikirden gayede bu hale erebilmektir. Bu merhalede “dil” sussa bile, kalp devamlı zikr üzeredir. Dünyevi haller onu zikirden alıkoymaz. Nakşibendi tarikatında “halvet der encümen” “kalabalığın içinde Allahla beraber olma” esasıda bu zikre işaret eder. Nur suresindeki “Öyle erler (ki) mallar ve alış veriş onları Allahı zikirden alıkoymaz” ayetini bu hale delil olarak zikrederler. Risale-i Nurun imani bahislerinide vird ederek okumak, bize daha çabuk ve daha geniş iman halini telkin eder. Birinci derecede belki okurken “gözlerimiz” okur, zihnimiz başka yerlerde olur. Fakat bu okumayı hergün (veya gün aşırı) devam ettirirsek, neticede zihnimiz toparlanır, gözümüz, aklımız ve kalbimizle okumaya başlarız. Buna da devam ede ede neticede artık öyle bir hale gelirizki, okuduğumuz şeyler bir metin, bir kitap olmaktan çıkar zihnimizin bir hali olur. Risalelerin anlattığı şeyleri zevkeder, onları aklen değil vicdanen hissederiz. Okuduğumuz şeyler üstadın anlattığı şeyler değil, artık bizim kendi hissiyatımız, kendi düşüncelerimiz olur. Bu maddede bahsedeceğimiz mevzu risaleleri yeni okumuşlar için değil. Risaleleri uzun bir müddet okumuş ve onun ne olduğunu ve ne olmadığını anlamış kimselerle ilgilidir.  Şöyleki; Eğitimciler ve psikologlar öğrenim esnasında öğrenim görenlerin belli bir öğrenim devresinden sonra bir duraklama dönemine girdiklerini, fakat bunun geçici olduğunu, yine bir müddet sonra öğrenim görenlerin tekrar öğrenimde mesafe katetmeye başladıklarını  söylerler.  Psikologlar bu duraklama dönemini “yayla” olarak isimlendirirler. Risale-i nur öğreniminde de adeta böyle “yayla” tabir edebileceğimiz hallere rastlıyoruz. Bazen bazı kimseler belli bir zaman risaleleri okuduktan sonra, artık “ben biliyorum, bilmediğim şey kalmadı, bundan sonraki okuyuşum luzumsuz ve gereksiz” gibi bir duyguya kapılırlar ve risalelerle iştigali bırakırlar. Hatta meşgul oldukları zaman bir bıkkınlık haline bile düçar olurlar. Bazıları bu dönemden sonra inişe de geçebilirler. Devam edenler ise büyük bir hazine kazanırlar.Vazgeçenleri aldatan Risale-i Nuru yalnızca akla hitap eden, basit diğer kitaplar gibi zannetmeleridir. Halbuki Risale-i Nur insanın yalnızca aklına değil, ruhunun bütün latifelerine hitap eden fevkalade bir tefsirdir. Onu bir iki kere okumakla insan elbette çok istifade eder, fakat inceliklerini, sırlarını bir kere okumakla da kavrayamaz. Ondan istifade etmenin şartı ona mahrem olmakla mümkündür. İffetli hanımlar kendilerini namahremden nasıl gizliyorlarsa, risalelerde kendilerini namahreme vermez, mahrem olmanızı isterler. Ona mahrem olmakta ciddiyet ve sabırla, onu mütalaa etmek ve vazgeçmemekle olur.Aşağıya risalelerde bu mevzuyla ilgili bazı yerleri alıyoruz.Sure-i İhlas'ı arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki: Bendeki manevî duyguların bir kısmı birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve gibi bir kısım dahi, bir zaman mana tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve gibi bir kısım, manevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkeza... Git gide o tekrarda yalnız kalır ki; pek geç usanıyor, devam eder, daha manaya ve tedkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi, ona zarar vermiyor. Lafız ve lafz-ı müşebbi' olduğu bir meal-i icmalî ile ve isim ve alem bulundukları mana-yı örfî, onlara kâfi geliyor. Eğer manayı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden latifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cild hükmündeki lafızları onlara kâfi geliyor ve mana vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lafızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-ü İlahî olduğunu tahattur etmekle, .26. mektup. 4. mebhasın 8. meselesi.“İman hakikatlarının izahı olduğu için; hem ilim, hem marifetullah, hem huzur, hem ibadettir. ibadete muhtaç veya marifete müştak veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir derstir. (gençlik rehberi: )Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâallah o cümledendir. (Barla Lahikası : 260)Hem iman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a'saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sırr, nefis ve hâkeza letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. ( Mektubat : 26. mektup. 4. mebhasın 2. meselesinden. )Onuncu Söz'ün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî, belki elli defa mütalaa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sair ilmî risaleler gibi yeter der, bırakır. Halbuki bu risale ulûm-u imaniyedendir. Her gün ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, o nevi' ilme her vakit ihtiyaç var. Bu risaleye nazar-ı dikkati ehemmiyetle celbetmeyi ruhum arzu ediyordu. ( Barla: s. 310)Şu Otuzüç Pencereli olan Otuzüçüncü Mektub, imanı olmayanı inşâallah imana getirir. İmanı zaîf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, "Bir pencere bana kâfi geldi, yeter" diyemezsin. Çünki senin kanaat geldi, hissesini aldı ise; de hissesini ister, da hissesini ister. Hattâ de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır. (Mektubat: Pencereler:)

İslambola geldim gördüm ki sair şuubata nispeten medaris terakki etmemiştir. Bunun da sebebi kitaba nazarla istinbatı mesele etmek olan istidadı, meleke-i ilim yerinde ikame olunmuş... Ve talebelerde sebebiyle şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hali intaç etmiş... Bunun da ya bir himmeti ali veya bir tevağğulu tam veya müsabakayı muntiç olan gibi bir şevki kasri ve harici lazımdır. (Asarı Bediiyye.s:326)   Dikkat edilirse üstadda İbni Haldunun bahsettiği aynı şeylerden bahsediyor. Eğitimde motivasyonun (teşvikin) ehemmiyeti büyüktür. Eğitim zevkli, eğlenceli bir hale getirilirse öğrenen şahsiyetlerin daha iyi, daha çabuk öğrendiği görülür. Müzakere ve münazara gibi  soru cevap usulünün de insanları şevklendiren bir özelliği vardır. Bir metni mütalaa ettikten sonra,  o mevzu hakkında mütalaanın hemen arkasından veya daha sonraları yapılacak soru cevap usulü hem şahısları teşvik eden, hemde mevzunun anlaşılıp anlaşılmadığını ortaya çıkaran bir yöntemdir. Eğitimde ölçme ve değerlendirmenin ehemmiyeti büyüktür ve bu ancak soru cevap usulü ile olur. Soru cevap risalelerden çıkarılan çeşitli meselelerden adeta bir genel malumat tarzında olabilir. Veya daha önce değindiğimiz gibi bir metni mütalaadan sonrada olabilir.Bir metni incelerken şu mevzular üzerinde durunuz : a)      Konunun anafikri ne? Hangi mesaj verilmek isteniyor? Bunu anlamaya çalışınız.b)      Bilemediğimiz kelimelerin manalarını öğreniniz. c)      Metinle ilgili sorular çıkarınız ve kendi aranızda imtihanlar yapınız.Çinliler şöyle demiş “sana bir balık ziyafeti çeksem, yarın senin karnın yine acıkır. Ben sana balık tutmasını öğreteyim, karnın acıktığında balık tutup yersin.” Risale-i Nur eğitiminde de bir kısım insanlar balık tutup ziyafet çekiyor, bir kısımda balığı afiyetle yiyor. Fakat çoğunluğun balık yiyenler olduğu da bir gerçek. Uzun yıllar risaleleri tanıdığı halde, hala balık yemekden başka bir şey bilmeyenler maalesef bir hayli fazla. Aslında herkesin balık yiyen değilde balık tutan olmaya çalışması gerekir. Olması gereken, ideal olan budur. Fakat bunun pratiğe aktarılması da gerçekten zor. İnsanların ekseriyetinin hizmeti imaniyye ve kuraniyyede aktif olmayışının bir çok sebepleri vardır. Bunların bir kısmının haklılık payı elbette vardır. Ama çoklarının pasif olmasının temelinde onların tembelliklerinden başka bir şey yoktur. Elbette her insanın durumu bir değildir. Fakat biz elden geldiği kadar eğitime aktif olarak katılanların sayısını artırmamız gerekir. Kabiliyetli olanları açmaya çalışmadığımız takdirde onlarıda pasifliğe iteriz. Eğitimde pasiflik ise verimi düşürür. İstifadeyi azaltır.       İşte anlatım metodu eğitime katılanların aktif hale gelmesinin en mühim bir sebebidir. Fakat bu metod (eğitimin her alanında olduğu gibi) kolaydan zora, azdan çoğa doğru bir seyr takip etmelidir. Aksi halde bunu uygulamak ve devam ettirebilmek zor olur. Başlangıçta üç kişiye kısa birer konu verilir. Çalışmaları için belli bir süre tanınır. Daha sonra biraraya gelindiğinde, sırayla herkesin konusunu beş dakika da anlatmaları istenir. Anlatmada ifrat ve tefrite kaçmamakta bir esas olmalıdır. Anlatmanın sonunda bir değerlendirme (anlatanları kırmadan, rencide etmeden) yapılmalıdır. Böylelikle eksikler ve güzellikler tezahür eder.       Bu anlatım başlangıçta beş dakika olursa kolay olduğu için tatbik edilebilir. Daha sonra bu süre on, onbeşe de çıkarılabilir. Şahıslar olarak da başlangıçta kabiliyetli birkaç kişi bunu yapar ve tutturulabilirse, bu hal diğerlerinide kamçılar, onlarda bu tarz çalışmaya aktif olarak katılmak isterler. Başlangıçta bazı hatalar olabilirsede onların cesaretlerinide kırmamak gerekir.       İsti’datlar, tecrübeyle inkişaf eder. Anlatım metodu talebelerin hitabet kabiliyyetini geliştirir ve isti’dadlarını inkişaf ettirir. (Mal vermekle azalır, ilim vermekle çoğalır.). Kullanılmayan bilgiler ise çok çabuk unutulur. Aynı zamanda anlatılan mevzu hem anlaşılır, hemde akılda daha çok kalır. Aynı zamanda bu öğrenmeyi zevkli bir hale getirir.Ayeti kerimede “Ey iman edenler! Nefsinizi ve ailenizi yakacağı insanlarla taşlar olan bir ateşten koruyun” (Tahrim : 6) buyrulmuştur. İslam alimleride bu “koruma”nın “kişinin İslamı öğrenmesi, yaşaması ve aile efradına öğretip, onlarında yaşamasına vesile olmasıdır” diye izah ediyorlar.  Bu hususta peygamberimiz (asv) da “hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz” buyurmuştur. Bu ayet ve hadistende anlaşıldığı gibi, her anne, her baba kendi çocuğuna dinini öğretmekle mükelleftir. Günümüzde islami şuura sahip bir kısım anne ve babalar bile bu mevzuda ihmalkar olabiliyor veya işi başkalarına havale edebiliyorlar. Tabii bunun yanında ifrat ederek baskıcı zora dayalı bir üslupla çoluk ve çocuğunu dinden imandan nefret edecek bir hale getirenlerde yok değil. Müslüman olarak biz ailemize İslami bir eğitimi vermekle mükellefiz. Başta bunu başkalarına havale edilemeyecek kadar önemli bir vazife telakki etmeliyiz. Fakat bu vazifeyi tatbik ederken önce yaşayarak, ikincisinde ise ikna ederek ve sevdirerek yapmamız gerekir. Her anne her baba evinde bir ders faaliyeti başlatabilir. Mesela evde haftada birde olsa bu yapılabilir.  Üstad “Hanımlar Rehberi” adlı kitabında şöyle der:  Risale-i Nur onlara der ki: Haneniz bir küçük Medrese-i Nuriye, bir mekteb-i irfan olsun ki; bu sünnet tam yerine gelsin. Sünnet-i seniyenin meyvesi olan çocuklar âhirette size şefaatçı olsunlar. Dünyada da iman dersini alıp size hakikî evlâd olsunlar. Yoksa bu otuz senede kısmen olduğu gibi, o çocuklara yalnız terbiye-i medeniye verilse, bir cihette o çocuklar dünyada faidesiz ve âhirette davacı olarak "Ne için imanımı kurtarmadınız?" diyeceklerinden peder ve vâlidelerini mahzun etmek, sünnet-i seniyenin hikmetine münafî olur.Risale-i Nur üç şekilde okunabilir (okunmalıdır). Birincide anlaşılsada anlaşılmasada sırf okumuş olmak için okuma. Bu tarz okuma faideden halideğildir. Günde 10 sahife okuyan şahıs senede 3650 sahife okumuş olacaktır. 5 sahife okuyan 1825 sahife okumuş olacaktır ki hiçte az değil. Bu tarz okuma risale mevzularının tazeliğini zihinde daima korumasına yardımcı olur. Veya unuttuğumuz şeyleri hatırlamaya vesile olur.            İkinci okuma tarzı da, mevzu araştırması şeklindedir. Mesela “Risale-i Nurda nefis terbiyesi” nasıldır. Tevhid, risalet ilh. Her bir mevzu bir araştırma mevzuu (tez) olarak ele alınarak bu mevzuun derli toplu bir hale getirilmesine çalışılabilir. Bu tür çalışmalar kafamızdaki mevzuların dağınıklıkdan kurtulmasına vesile olur.            Üçüncü tarz okuma ise, bazı imani risaleleri vird edinme şeklinde okumaktır. “Ayet El-Kübra” “Haşr” “Münacat” gibi imani risaleler, ehli tarikatın yaptığı gibi vird edilerek okunduğu takdirde çok büyük feyzlere ve imanın inkişafına vesiledir. Ehli tarikat zikrin 3 mertebe olduğunu söyler. Onlara göre birinci mertebede mürid “diliyle” zikreder. Bu esnada zihin başka yerlerdedir. Fakat bu zikre devam ede ede neticede “dil” ve “kalp” birleşir. Dil “Allah” derken kalpte dağınıklıktan kurtulmuş bir halde dile refakat ederek o da “Allah” der. Bu zikre devam neticesinde ise artık “zikr” kalbe yerleşir. Zaten zikirden gayede bu hale erebilmektir. Bu merhalede “dil” sussa bile, kalp devamlı zikr üzeredir. Dünyevi haller onu zikirden alıkoymaz. Nakşibendi tarikatında “halvet der encümen” “kalabalığın içinde Allahla beraber olma” esasıda bu zikre işaret eder. Nur suresindeki “Öyle erler (ki) mallar ve alış veriş onları Allahı zikirden alıkoymaz” ayetini bu hale delil olarak zikrederler. Risale-i Nurun imani bahislerinide vird ederek okumak, bize daha çabuk ve daha geniş iman halini telkin eder. Birinci derecede belki okurken “gözlerimiz” okur, zihnimiz başka yerlerde olur. Fakat bu okumayı hergün (veya gün aşırı) devam ettirirsek, neticede zihnimiz toparlanır, gözümüz, aklımız ve kalbimizle okumaya başlarız. Buna da devam ede ede neticede artık öyle bir hale gelirizki, okuduğumuz şeyler bir metin, bir kitap olmaktan çıkar zihnimizin bir hali olur. Risalelerin anlattığı şeyleri zevkeder, onları aklen değil vicdanen hissederiz. Okuduğumuz şeyler üstadın anlattığı şeyler değil, artık bizim kendi hissiyatımız, kendi düşüncelerimiz olur. Bu maddede bahsedeceğimiz mevzu risaleleri yeni okumuşlar için değil. Risaleleri uzun bir müddet okumuş ve onun ne olduğunu ve ne olmadığını anlamış kimselerle ilgilidir.  Şöyleki; Eğitimciler ve psikologlar öğrenim esnasında öğrenim görenlerin belli bir öğrenim devresinden sonra bir duraklama dönemine girdiklerini, fakat bunun geçici olduğunu, yine bir müddet sonra öğrenim görenlerin tekrar öğrenimde mesafe katetmeye başladıklarını  söylerler.  Psikologlar bu duraklama dönemini “yayla” olarak isimlendirirler. Risale-i nur öğreniminde de adeta böyle “yayla” tabir edebileceğimiz hallere rastlıyoruz. Bazen bazı kimseler belli bir zaman risaleleri okuduktan sonra, artık “ben biliyorum, bilmediğim şey kalmadı, bundan sonraki okuyuşum luzumsuz ve gereksiz” gibi bir duyguya kapılırlar ve risalelerle iştigali bırakırlar. Hatta meşgul oldukları zaman bir bıkkınlık haline bile düçar olurlar. Bazıları bu dönemden sonra inişe de geçebilirler. Devam edenler ise büyük bir hazine kazanırlar.Vazgeçenleri aldatan Risale-i Nuru yalnızca akla hitap eden, basit diğer kitaplar gibi zannetmeleridir. Halbuki Risale-i Nur insanın yalnızca aklına değil, ruhunun bütün latifelerine hitap eden fevkalade bir tefsirdir. Onu bir iki kere okumakla insan elbette çok istifade eder, fakat inceliklerini, sırlarını bir kere okumakla da kavrayamaz. Ondan istifade etmenin şartı ona mahrem olmakla mümkündür. İffetli hanımlar kendilerini namahremden nasıl gizliyorlarsa, risalelerde kendilerini namahreme vermez, mahrem olmanızı isterler. Ona mahrem olmakta ciddiyet ve sabırla, onu mütalaa etmek ve vazgeçmemekle olur.Aşağıya risalelerde bu mevzuyla ilgili bazı yerleri alıyoruz.Sure-i İhlas'ı arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki: Bendeki manevî duyguların bir kısmı birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve gibi bir kısım dahi, bir zaman mana tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve gibi bir kısım, manevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkeza... Git gide o tekrarda yalnız kalır ki; pek geç usanıyor, devam eder, daha manaya ve tedkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi, ona zarar vermiyor. Lafız ve lafz-ı müşebbi' olduğu bir meal-i icmalî ile ve isim ve alem bulundukları mana-yı örfî, onlara kâfi geliyor. Eğer manayı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden latifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cild hükmündeki lafızları onlara kâfi geliyor ve mana vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lafızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-ü İlahî olduğunu tahattur etmekle, .26. mektup. 4. mebhasın 8. meselesi.“İman hakikatlarının izahı olduğu için; hem ilim, hem marifetullah, hem huzur, hem ibadettir. ibadete muhtaç veya marifete müştak veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir derstir. (gençlik rehberi: )Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâallah o cümledendir. (Barla Lahikası : 260)Hem iman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a'saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sırr, nefis ve hâkeza letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. ( Mektubat : 26. mektup. 4. mebhasın 2. meselesinden. )Onuncu Söz'ün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî, belki elli defa mütalaa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sair ilmî risaleler gibi yeter der, bırakır. Halbuki bu risale ulûm-u imaniyedendir. Her gün ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, o nevi' ilme her vakit ihtiyaç var. Bu risaleye nazar-ı dikkati ehemmiyetle celbetmeyi ruhum arzu ediyordu. ( Barla: s. 310)Şu Otuzüç Pencereli olan Otuzüçüncü Mektub, imanı olmayanı inşâallah imana getirir. İmanı zaîf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, "Bir pencere bana kâfi geldi, yeter" diyemezsin. Çünki senin kanaat geldi, hissesini aldı ise; de hissesini ister, da hissesini ister. Hattâ de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır. (Mektubat: Pencereler:)

Risâle-i Nur hizmetinin neticeleri Yazdır E-Posta
Bedîüzzaman Hazretleri Yeni Said olarak hizmete başladığı günlerde memlekette çok büyük bir manevî tahribat yaşanmakta idi. Din eğitimi yasaklanmış, İman ve İslâmiyet aleyhinde propagandaya başlanmış, pek çok âlim ve fazıl kişiler değişik yollarla susturulmuş, inananlar büyük bir şiddet ve baskıya maruz kalmış, dinde reform adı altında İslâmi şeair ve temeller değiştirilmeye başlanmış ve Avrupaî bir toplum oluşturmak için pek çok cebrî icraatler topluma dikte edilmiştir. Netice olarak milletin dini ve imanı bütün yönleriyle büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalmıştır.

Bedîüzzaman Hazretleri hayatını ‘eski’ ve ‘yeni Said’ olarak iki devreye ayırır. Genel olarak Osmanlı döneminde yaptığı çalışmalar Eski Said  devresine rastlarken, Cumhuriyet döneminde yapmış olduğu hizmetler Yeni Said devresine ait olana hizmetleridir. Biz burada daha çok Yeni Said devresindeki faaliyetlerini nazar-ı dikkate alacağız.

Bedîüzzaman Hazretleri gerek bu tahribatın önüne sed çekebilmek için ve gerekse bu problemin kaynağı olan maddeci ve tabiatçi felsefe ile ilmi ve fikri sahada mücadele edebilmek için bütün mesaisini iman hakikatlerinin isbatına ve dinsiz felsefelerin çürütülmesine ve İslâmın başlangıcında olduğu gibi yeniden başta iman esasları olarak dinin en temel meselelerinin takviyesine sarf etti. Bunun için siyasi ve sosyal hayattan tamamen çekilerek kendini Kur’ân’a verdi. Yirimi üç sene müddetinde (1926–1949) Kur’ân’dan aldığı nurlarla yüz otuz risaleyi yazarak bütün mühim hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir surette isbat etti. Üstad Hazretleri’nin benim fikrimin ürünü değil Kur’ân’dan ilhamen yazdırılmıştır dediği bu yeni Kur’ân tefsirine Risâle-i Nur  Külliyatı denilmektedir. Kendi ifadeleriyle Risâle-i Nur, tabiatten gelen küfür fikrini dirilmeyecek bir surette öldürmüş ve küfrün belini kırmıştır. Bu asrın insanının anlayışına hitab eden bu dersler, hakikat noktasında ve ilmen küfre karşı kesin bir zafer kazanmıştır. Bunun en büyük bir delili bütün dinsiz felsefeleri çürüttüğü halde, dinsizlerin bir tek risaleye dahi bir reddiye yazamamalarıdır.

Bu fikrî galebenin toplum hayatındaki etkileri de gittikçe artarak kendini göstermiştir. 1950’ye kadar süren manevî gerilemenin ardından yeniden toplumda manevî dinî hayat hızla güçlenmeye başlamıştır. 1925’den 1950’ye kadar devam eden tek parti iktidarı çok büyük dini manevî tahribatlara imza atarken, aynı yıllar içinde yapılan bu imanı kuvvetlendirme hizmetinin bir meyvesi olan toplumdaki şuurlanma ile 1950’de yapılan ilk çok partili seçimlerde o baskıcı partiyi halk, iktidardan uzaklaştırarak yerine dine nisbeten saygılı bir yönetimi getirmiştir.

1925-1950 arasında estirilen dehşet, korku, baskı ve sindirme havası neticesinde memlekette din eğitimi ve Kur’ân öğretimi neredeyse tamamen duracak bir hâle gelmişken Üstad Bedîüzzaman ve talebeleri bunun bir istisnasını teşkil etmiştir. Üç defa hapis yatması defalarca sürgüne gönderilmesi sürekli bir baskı ve gözetim altında tutulmalarına rağmen Nur Risâleleri elden ele Kur’ân harfleriyle ve el yazısı ile evlerde gizlice çoğaltılarak memleketin her tarafına neşredilmiş âdetâ evler birer nur medresesi olmuş, her bir Nur Talebesi evini Kur’ân öğretimine açarak küçük büyük demeden insanlara Kur’ân ve yazısı öğretilmiş Risâle-i Nur’lardaki kuvvetli iman dersleri ve ehl-i sünnet itikadı doğrultusunda bir şuur ve sünnet üzere yaşayış öğretilmiştir. Âdeta bütün memleket bir Nur Medresesi olmuştu. Daha 1947 yılına gelindiğinde Afyon Mahkemesi esnasında savcı, iddianamesinde beş yüz bin talebesi var diyordu. Hareket 1950’den sonra üniversite talebeleri içinde de hızla yayılmaya başladı. Baskının nisbeten hafiflemesi sebebiyle Üstad, her yerde nur dershaneleri açılmasını emretti.  

Şu anda Türkiye çapında Risâle-i Nur  üzerine araştırma ve eğitim faaliyetlerinde bulunan onlarca belki de yüzlerce vakıf ve dernek bulunmaktadır. Bu güne kadar milyonlarca insan kuvvetli bir imanı ve sünnet-i seniye dairesi içinde bir İslâmi yaşayışı elde ettiği gibi şu anda da Türkiyede milyonlarca insan nur derslerinden istifade etmektedir.  

Bedîüzzaman Hazretleri’nin ve talebelerinin bu gayretli çalışmalarının neticesi olarak 1950 sonrasında toplumsal hayatta da bariz bazı değişiklikler yaşanmıştır. Ayrıca toplumdan gelen din eğitimi talebinin artan baskısı karşısında imam-hatib liseleri ve ilahiyat fakülteleri açılmıştır. 1930’larda ezanı Türkçe okuma mecburiyeti getirilmişken elliden sonra tekrar aslına dönmüştür.

Üstad Hazretleri’nin mühim hizmetlerinden birisi de Kur’ân harfleriyle okuyup yazma faaliyetini talebelerine emrederek Kur’ân harflerinin unutulup kaybolmasını engellemiştir. Kendisi bütün eserlerini Kur’ân yazısıyla yazdırmış ve talebelerine de

“Risâle-i Nur  Talebesinin en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır”

diyerek Risaleleri elleriyle yazmalarını emretmiş ve Risâle-i Nur’un mühim bir vazifesinin Kur’ân yazısını muhafaza etmek olduğunu mükerreren bildirmiştir. Bunun neticesi olarak nur talebeleri eski alfabeyi okuyup yazabilmekte ve bunu herkese öğretmeye yönelik çalışmalarına devam etmektedirler.

Üstad Hazretleri’nin iman, Kur’ân, şeair ve sünnet-i seniye üzerine yaptığı çalışmalar netice vermiş ve artık Türkiye’den İslâmın dışlanamayacağını katiyen anlaşılmıştır.

Risâle-i Nur  sadece Türkiyedeki Müslümanların problemlerini çözmek üzere yazılmış bir eser değildir. Belki umum âlem-i İslâmın ortak manevî yaralarına merhemler sunan ve istikbalde parlayacağı vad olunan bir İslâmi medeniyetin ve ittihad-ı İslâmın formüllerini de ihtiva eder.

Bedîüzzaman Hazretleri bu iman derslerinin bütün Müslümanlara yönelik bir faydasını şöyle anlatır:

“Hindistan’da bir mümin işitse ki Türkiye’de bir tefsir yazılmış ve bütün iman hakikatlerini dinsizleri susturacak bir katiyetle isbat ediyor; kendisine imana dair bir şübhe geldiğinde ‘ben bunun cevabını bilmesem de Türkiye’de cevabı var’ der ve imanı şübhelerden korunmuş olur.”

Bu gün İslâm dünyasının pek çok ülkelerinde Risâle-i Nur  ve Bedîüzzaman Hazretleri üzerine üniversitelerde çalışmalar yapılmakta, mühim bazı İslâm âlimleri Risâle-i Nur  ve Bedîüzzaman Hazretleri’nin tanınması için ciddi çabalar sarf etmektedir. Onlar tarafından da Nur Risalelerine Müslüman dünyanın ne kadar çok ihtiyacı olduğu vurgulanmaktadır.

Ayrıca tüm dünyayı etkisi altına almış olan Ateizm, Agnostizm, Naturalizm, Materyalizm ve din düşmanlığı gibi hastalıkların Kur’ânî devaları da Risâle-i Nur’da vardır. Hatta yapılan onca çalışmalara rağmen komünizmin Türkiyeye girememesinin Risâle-i Nur’un imana yaptığı geniş çaplı hizmetler olduğunu Bedîüzzaman Hazretleri bizzat vurgulamaktadır.

Bu gün Risâle-i Nur  bir çok dünya dillerine çevrilmiş durumdadır. Asrın insanına hitab etmesi ve isbatlarındaki kuvvet sebebiyle pek çok insanın İslâmiyete girmesine sebeb olmaktadır.

                                                                                                                                         nurfm yayın yönetmeni